Gazze Savaşı sadece Filistin’e, Lübnan’a ve bölgenin diğer ülkelerine felaketler getirmekle kalmadı; aynı zamanda genel olarak Amerika ve Batı’ya karşı, yalnızca geniş kitleler nezdinde değil, sol ve seküler entelektüel kökenli aydınlar arasında da hırçın bir nefret dalgasının tırmanmasına neden oldu.
Şüphesiz ki bu tamamen yeni bir durum değildi. Aksine, Enver Abdülmelik, Abdullah el-Aravi ve Talal Asad gibi isimlerin oryantalizme yönelik eleştirilerinden tutun da Edward Said’in ‘Oryantalizm’ (1978) adlı kitabının yarattığı patlamaya ve bu kitabın 1980’lerden 1990’lara, hatta günümüze kadar bıraktığı derin iz ve etkilere uzanan köklü bir geçmişi ve öncülleri vardı. Edward Said; oryantalizm, antropoloji, etnoloji ve epistemolojideki gelişmeleri Aydınlanma değerlerine bir ihanet olarak nitelendiriyordu. Sömürgecilik dönemi, kendi çifte standartları, insanlık arasında yarattığı ayrımcılık ve yaydığı sahte kültürle bu ihanete zemin hazırlamıştı. Ancak Said’in öğrencileri, kendisinden genç meslektaşları ve onun oryantalizm üzerine yazdıkları ile diğer kitaplarından etkilenenler daha da ileri gittiler. Onlar asıl illetin, Aydınlanma’nın sadece negatif yönlerinde veya sapmalarında değil, bizzat Aydınlanma değerlerinin kendisinde olduğunu savundular. Bu durum, vaktiyle Nietzsche ve Fransız reddiyecilerin de fark ettiği bir şeydi. Böylece bu ‘madun (subaltern)’ akımı, Hintli ve Latin Amerikalı düşünürler ile tarihçiler arasında hızla yayıldı. Bu akım günümüzde de hem Batı’yı ve değerlerini reddetme hem de dünyada yaşanan yıkımın temel nedeni olarak Batı’yı görme noktasında popülerliğini korumaktadır. Çünkü onlara göre dünyanın bugünkü stratejileri ve yaşam düzeni önce Avrupa-Batı, ardından da Amerikan yapımıdır!
Batı’ya karşı gelişen bu yarı-nihilist eğilim; Batı’da sağ akımların, piyasa ideolojisinin ve medeniyetler çatışması tezlerinin ortaya çıkışından beri bir silah olarak kullanılmaktadır. SSCB’nin ve blokunun çöküşünün ardından bu sağ akımlar; Yahudi-Hristiyan medeniyetinin üstünlüğünü (Huntington) ve bu medeniyetin insanının ‘Son İnsan’ (Fukuyama) olduğunu savunmaya başlamışlardı. Dahası, bu medeniyetin, ‘medenileşmemiş ve demokratikleşmemiş’ İslam ile olan çatışmasını varoluşsal bir mesele olarak görüyorlardı!
İki unsur işleri daha da çıkmaza soktu: Teröre karşı savaşların patlak vermesi ile Batılı stratejist ve ekonomistlerin imzasını taşıyan ve Batı’nın yaklaşan çöküşünü öngören çok sayıda çalışma ve anketin ortaya çıkması. Bu çöküş öngörüleri; ekonomik gerileme, yerleşik ahlaki kalıpların dışına çıkılması, iletişim araçları ile yapay zekadaki teknolojik çılgınlık, silahlanma yarışları ve Batı’nın bizzat inşa ettiği, şimdilerde ise kaba kuvvet kullanmasına rağmen artık düzene sokamadığı veya kontrol edemediği uluslararası sistemin çalkantılı hali gibi gerekçelere dayandırılıyor. Fransız düşünür Emmanuel Todd’un ‘Batı’nın Yenilgisi’ adlı kitabını, bu çöküşün gerçekleştiğini kanıtlayan istatistiklerle dolu buluyoruz. Çin’in yükselişini bir saplantı haline getiren diğer isimlerin aksine Todd, dünyayı kurtaracak alternatifin Çin olduğunu düşünüyor; ancak ona göre buradaki sorun, Çinli yetkililerin küresel bir hakimiyet ve tahakküm kurma arzusunda olmamasıdır. Birleşik Krallık ve ABD’deki meslektaşları ise bu noktada Todd’a karşı çıkıyor ve iddialarına kanıt olarak Çin’in küresel projesi olan Kuşak ve Yol’u (2013) gösteriyorlar. Buna karşılık, stratejistlerden oluşan üçüncü bir grup ise çağdaş medeniyetin sadece bir ekonomi ve yaşam tarzından ibaret olmadığını; aynı zamanda Çin veya Hindistan’ın sahip olmadığı, sömürgeci olmayan insani emellere de sahip olduğunu savunuyor. Her halükârda Asya’nın yükselişi, dünyanın geleceğine dair ciddi soru işaretleri doğuruyor. Asyalıların farklı olan yönü, barış için çabalayan sivil toplumların ve yenilenen Hristiyan dinamizmlerinin varlığına rağmen Batılıların vahşice kapıldığı o savaş eğiliminden uzak durmalarıdır.
Madun akımı taraftarları, ABD Başkanı Donald Trump’ın destekçisi ya da muhalifi olan Batılı stratejistlerle sert bir entelektüel kavgaya tutuşuyor. Bu akımın temsilcileri; Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Trump ya da İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu tarafından körüklenen savaşların, aslında bizzat Batılıların kurduğu uluslararası sistemi yerle bir ettiğine dikkat çekiyorlar. Bu sırada adalet, barış ve istikrar gibi bütün hayati meseleler göz ardı ediliyor. Üstelik bu değerlerin terk edilişinin yarattığı dehşet yalnızca Filistin ve Ukrayna ile sınırlı kalmıyor; iç savaşların pençesinde kıvranan o kayıp kıta Afrika’da da tüm korkunçluğuyla yayılmaya devam ediyor.
Batılı stratejistlerin onlara cevabı ise Hamas’ın, İranlıların ve onların milis güçlerinin sadece İsrail’e karşı değil, İran’ın milis yapılarıyla saldırdığı ve bu ülkelerin devlet yapılarının çatlamasına, yüz binlerce insanın helak olmasına yol açtığı birçok Arap ülkesine karşı yaptıklarını görmezden geldikleri yönündedir.
Önde gelen Amerikalı yazar Marc Lynch’in birkaç ay önce ‘Amerika'nın Orta Doğusu: Bir Bölgenin Yıkımı’ (America's Middle East: The Ruination of a Region) başlığıyla bir kitabı yayımlandı. Lynch anlatısına nereden başlayacağını bilemiyor; ardından askeri ve siyasi Amerikan müdahalelerine sahne olan Filistin, Lübnan, Irak, Suriye, Libya ve Yemen’i köşe bucak geziyor. Üstelik o, bundan sadece Amerika’yı sorumlu tutmuyor; aksine, ganimet umuduyla bu ‘güzel yıkımın’ yaratılmasına Amerika ile ortak olmaya çalışan, hırs ve ihtiraslarının peşinden sürüklenmiş Avrupalı Batı ülkelerinin de var olduğunu düşünüyor.
Lynch’i asıl rahatsız eden şey sadece bu topyekûn yıkım değil, aynı zamanda kendisine doğru akan yoğun göç sellerine rağmen, tüm dünya genelinde Batı’nın adının böylesine kötüye çıkmış olmasıdır. Zaten insanlık dünyası çelişkilerle dolu değil midir?! Eğer Batı’ya inanacak olursanız Huntington ve Neomuhafazakârlar gibi olursunuz; eğer onu inkâr edip arkanızı dönerseniz de Castro veya Guevara gibi olursunuz. Oysa Amartya Sen, bir alternatifi bulunmayan bu dünya sisteminden tamamen çıkıp gitmeyi değil, eleştirel bir düşünce yapısını benimsemeyi arzulamaktadır!