Hüda Huseyni
Lübnanlı gazeteci-yazar ve siyasi analist
TT

İran müzakerelerin bitmemesini istiyor!

Amerika Birleşik Devletleri ve İran müzakere masasına her yaklaştıklarında aynı soru tekrar gündeme geliyor: İran İslam Cumhuriyeti ile kalıcı bir anlaşma mümkün mü, yoksa müzakereler her defasında uzun ve bitmeyen bir çatışmanın bir başka aşamasına mı dönüşüyor? 1979 İslam Devrimi'nden bu yana yaşananlar, iki taraf arasındaki ilişkinin hiçbir zaman gerçek bir istikrara sahip olmadığını gösteriyor. Bunun yerine, bir krizden diğerine, bir müzakere turundan giderek daha karmaşık bir müzakere turuna doğru savruldu.

Bugün gerilim yeniden tırmanıyor ve Washington ile Tahran arasındaki iletişim, başta Umman, Katar, Türkiye, Pakistan ve Mısır olmak üzere birçok ülke aracılığıyla, gerilimi kontrol altına almak ve bölgenin daha geniş çaplı bir çatışmaya sürüklenmesini önlemek amacıyla yeniden başlıyor. Ancak her iki taraf da müzakerelere diğerinden tamamen farklı hedeflerle girdiğinden, süreç hiç de kolay görünmüyor.

Birçok uzman, İran ile müzakerenin, sadece ele alınan konular nedeniyle değil, aynı zamanda güvenlik, dini, siyasi ve askeri görüşleri ve hatta eğilimleri birleştiren rejimin doğası nedeniyle de geleneksel müzakerelerden farklı olduğuna inanıyor. Bu nedenle, herhangi bir anlaşma tek bir konuyla sınırlı kalmayıp, bölgesel ve uluslararası çıkarlardan oluşan geniş bir ağa uzanıyor.

İslam Devrimi'nden önce İran'daki son İsrail büyükelçisi olan İsrailli diplomat Uri Lubrani, İranlıların müzakere yeteneklerini hafife almama konusunda en çok uyaranlar arasındaydı. Olağanüstü sabırlarına ve birkaç adım ilerisini düşünme yeteneklerine atıfta bulunarak, İranlıları “halı dokuyucularından ve satranç oyuncularından oluşan bir millet” diye tanımlıyordu. Tahran'ın müzakereleri bir anlaşmaya giden kestirme yol olarak değil, siyasi konumunu iyileştirmenin ve zaman kazanmanın bir aracı olarak gördüğüne inanıyordu ve hatta müzakere taktiklerini “dünyayı aldatmanın bir başyapıtı” olarak nitelendirmişti. Bu değerlendirmeye katılıp katılmamak bir yana, son on yıllarda İran ile ilgilenen birçok diplomat arasında yaygın olan bir izlenimi yansıtıyor.

İran politikasının belki de en belirgin özelliği, aynı anda birden fazla yolu izleyebilme yeteneğidir. Müzakere ederken, aynı zamanda bölgesel nüfuzu, güvenlik ve askeri kabiliyetleri veya Körfez'deki nakliye ve enerji akışlarını etkileme yeteneği gibi birden fazla baskı kozunu da koruyor. Bu nedenle, gözlemciler Tahran'ın hiçbir müzakereye baskı kozlarından yoksun olarak girmemeye her zaman özen gösterdiğini düşünüyor.

Bu aşamada arabulucu ülkelerin önemi çok büyük. Bu ülkeler sadece taraflar arasında mesaj iletmekle kalmıyor, aynı zamanda aradaki boşlukları kapatmada, gayri resmi iletişim kanalları açmada ve müzakereler çıkmaza girdiğinde gerilimleri azaltmada daha önemli bir rol oynuyorlar. Son yıllarda Türkiye, karmaşık bölgesel krizleri yönetmede güvenlik ve diplomatik aygıtının rolünü kullanarak bu alanda kapsamlı bir deneyim kazandı. Pakistan da toplantılara ev sahipliği yaparak ve önemli anlaşmazlıklara rağmen tarafların diyaloğu sürdürmesine yardımcı olarak varlığını güçlendirdi.

Bu ülkeler arabuluculuğu sadece diplomatik bir eylem olarak değil, aynı zamanda bölgesel ve uluslararası konumlarını güçlendirme fırsatı olarak da görüyorlar. Görüşleri birbirine yakınlaştırmadaki her başarı, onlara daha büyük bir siyasi ağırlık kazandırıyor ve bölgedeki diğer dosyalarda daha fazla etkili olabilmelerini sağlıyor.

İran'a gelince, gücünün en önemli unsurlarından birinin zaman olabileceğinin farkında. Müzakereler ne kadar uzarsa, güvenlik endişeleri, enerji piyasalarındaki oynaklık veya iç siyasi hesaplar nedeniyle diğer taraflar üzerindeki baskı o kadar artar. Bu nedenle; birçok analist, İran liderliğinin zamanı bir yük olarak değil, daha iyi şartlar elde etmek için oynanacak bir koz olarak gördüğüne inanıyor.

Öte yandan, ABD yönetimi farklı baskılarla karşı karşıya. Kendisinden askeri olarak gerilimin tırmanmasını önleme kudretini göstermesi ve aynı zamanda Amerikan kamuoyuna çok önemli görünebilecek tavizlerden kaçınması bekleniyor. Ayrıca, Ortadoğu'daki gelişmeler, özellikle yaklaşan seçimlerle birlikte, ABD iç politikasını doğrudan etkileyebilir ve bu da Washington'un manevra alanını daha da sınırlıyor.

Müzakerelerin zorluğu sadece nükleer konularla sınırlı değil; aynı zamanda ekonomik yaptırımların geleceği, İran'ın bölgesel rolü, Körfez'deki deniz güvenliği ve bölgedeki ABD müttefikleriyle ilişkiler de bu zorluklar arasında yer alıyor. Bu nedenle, kapsamlı bir anlaşmaya varmak, her birinin kendine özgü hususları olan birbirine bağlı konuların ele alınmasını gerektiriyor.

Aynı zamanda, İran da göz ardı edilemeyecek iç zorluklarla karşı karşıya. Ekonomi yıllardır yaptırımlardan muzdarip, yabancı yatırımlar halen sınırlı ve enflasyon ile artan fiyatlar vatandaşlar üzerinde baskı oluştururken, ülke yeniden inşa ve son savaşta yaşanan kayıpları ve zararları telafi etmek için önemli kaynaklara ihtiyaç duyuyor. Bu nedenle; Tahran ekonomik baskıları hafifletmeye ihtiyaç duyuyor, ancak bunu konumunu veya nüfuzunu tehlikeye atacak tavizler vermiş gibi görünmeden başarmayı hedefliyor.

Öte yandan, Washington'daki politika yapıcılar, net garantilerden yoksun herhangi bir anlaşmanın kalıcı bir çözümden ziyade geçici bir ateşkes olma riskini taşıdığının farkındalar. Bu nedenle, her iki taraf da daha önemli adımlar atmadan önce diğer tarafın niyetlerini ölçmeye çalışırken, müzakereler büyük bir ihtiyatla devam ediyor.

Temel soru şu: Diplomasi bu uzun süreli çatışmayı sona erdirebilir mi? Şimdiye kadar kesin bir cevap yok. Tarih, Amerika Birleşik Devletleri ve İran arasındaki ilişkilerin birçok yakınlaşma ve gerilim dönemi yaşadığını ve önceki anlaşmaların krizlerin tekrarını önleyemediğini gösteriyor.

Bu nedenle, mevcut aşama, diplomasinin gerçek bir atılım gerçekleştirme yeteneği için yeni bir sınav gibi görünüyor. Başarı, yalnızca müzakere odalarında söylenenlere değil, aynı zamanda bunların dışında gelişen siyasi, güvenlik ve ekonomik gelişmelere de bağlı olacaktır. Sonuç olarak, en büyük zorluk yeni bir anlaşma imzalamak değil, daha ziyade bu anlaşmayı sürdürmek ve onu geçici çözümlerin hızla yeni krizlere neden olduğu bir bölgede kalıcı istikrara dönüştürmek olabilir.