İyad Ebu Şakra
Siyasi analist, tarih araştırmacısı
TT

Lübnan Ordusu: Ordu Gününde ulaşılmaz bir sevincin hayalini kuruyor

Lübnan, dün, 1 Ağustos'ta resmi olarak Ordu Günü'nü kutladı. 1945 yılında bugün, 1920'den beri Suriye ve Lübnan üzerinde manda yönetimi uygulayan Fransa, Maşrık’ta (Levant) kendi kontrolündeki askeri birlikleri bağımsız Lübnan'ın ulusal hükümetine devretti.

Ancak bugün Ordu Günü olağanüstü koşullar altında kutlandı. Bağımsız Lübnan'ın nadiren “normal koşullar” yaşadığı doğru olsa da, mevcut aşama her açıdan istisnai olmaya devam ediyor.

Öncelikle, Lübnan'ın önemli bir kısmı hâlâ İsrail işgali altında. Lübnanlılar, 1948'de Yahudi devletinin kurulmasından bu yana İsrail ve Lübnan arasında ilk doğrudan resmi müzakereleri destekleyen Amerikan "arabuluculuk” rolü konusunda umutlu olsalar da, son gelişmeler mantık ve gerçekliğe dayalı herhangi bir iyimserliği teşvik etmiyor.

Çünkü müzakere süreci, insanların yerinden edilmesine, evlerin bombalanmasına ve altyapının tahrip edilmesine sahne olan ve olmaya devam eden bir işgal ve istila ortamında yürütülüyor. Buna paralel olarak, İsrail'in tüm resmi açıklamaları ve tehditleri, işgal altındaki topraklardan çekilme arzusunun veya niyetinin olmadığını gösteriyor. Gerçekten de, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'nun yaklaşan İsrail seçimlerine geri sayım sırasında herhangi bir geri çekilmeye hazır olduğuna inanmak safça olur.

Ayrıca, yerinden edilme trajedisinin boyutunu göz önünde bulundurarak, kısa bir süre içinde 4 binden fazla Lübnanlının öldürüldüğünü, 1,6 milyon insanın yerinden edildiğini -ülke nüfusunun beşte birine yakın bir sayı- hatırlamalıyız. Raporlara göre, yerinden edilenler -aralarında yaklaşık 370 bin çocuk da bulunuyor- sürekli bir ekonomik kriz ve toplu barınaklarda aşırı kalabalık nedeniyle çok kötü koşullarla karşı karşıya. Şunu belirtmekte fayda var ki, yaklaşık 35 bin aileden oluşan 136 binden fazla yerinden edilmiş kişi 375 merkezde barınıyor; yerinden edilmiş kişilerin yaklaşık yüzde 85'i ise akrabalarının veya kendilerini misafir eden ailelerin yanında kalıyor ya da geçici olarak evlerde veya çadırlarda ikamet ediyor.

“Müzakere” süreci olarak adlandırılabilecek bir süreç olsa bile, genel atmosfere dönecek olursak, dikkatli bir gözlemci Washington'un bu bağlamdaki rolünü tanımlamak için “arabuluculuk” veya “sponsorluk” terimini kullanabilir. Burada Lübnanlı yetkililer iki noktaya odaklanıyor.

Birincisi, İsrail tarafının kalıcı bir ateşkes taahhüdü.

İkincisi, yerinden edilmiş kişilerin ve mültecilerin kasaba ve köylerine dönmelerine olanak sağlayacak tam bir İsrail çekilmesi.

Bu Lübnan pozisyonu sadece insani değil; aynı zamanda Lübnanlı dini gruplar arasındaki iç çatışmalara karşı Lübnan iç cephesini güçlendirmeyi amaçlayan politik bir pozisyondur. Bilindiği üzere, kasıtlı yerinden etmeyle körüklenen bu çatışma, artık sadece Lübnan ile sınırlı olmayan, İsrail'in eski-yeni stratejik bir hedefidir; bugün bunun Suriye ve Irak'ta da uygulandığını görüyoruz.

Öte yandan, Washington tarafından desteklenen İsrailli müzakereci, işgalin, Hizbullah'ın silahsızlandırılması ve altyapısının tamamen yok edilmesinden önce sona eremeyeceğini, bunun da kuzey İsrail'in güvenliğinin bir “garantisi” olduğunu savunuyor.

Bu bağlamda, İsrail ve ABD'nin şu anda İran'a karşı yürüttükleri askeri savaşa ilişkin vizyonları birbirini tamamlıyor. Şüphesiz ki, İsrail liderliğinin bölge genelinde gerilimi tırmandırma kararlılığını daha da körükleyen, İran'ın geri çekilmesinin, bölgesel güç mücadelesinde, İran, Türkiye veya herhangi bir Arap devleti gibi rakip bir güce karşı dengeleri kendi lehine çevirecek önemli bir faktör olduğu algısıdır.

Nitekim İsrail, Hamas'ın varlığını ortadan kaldırmak için Gazze savaşını ve ardından Batı Şeria'yı kullanıyor. Hizbullah'ı güçsüzleştirdikten ve en önde gelen liderlerini öldürdükten sonra Lübnan'daki tutumunu da sertleştiriyor. Dahası, Tel Aviv'in Washington'daki “Lübnan lobisi”nin bazı unsurlarıyla olan bağlarının, kamuoyuna açık hale gelecek kadar güçlendiği, kendisinden yana kişiler aracılığıyla Lübnan siyasi ve askeri kurumlarına kendi şartlarını dayatmaya çalıştığı açıkça ortaya çıktı.

Bu noktada, ABD Senatosu'nda İsrail'in en sadık destekçilerinden biri olan Senatör Lindsey Graham'ın, şubat ayında Lübnan Ordusu Komutanı Rudolf Heykel ile yaptığı görüşmeden sonra duyduğu memnuniyetsizliği hatırlatalım; çünkü Heykel, askeri kurumun birliğine önem veren biri olarak, Lübnan ordusunu Hizbullah ile doğrudan bir çatışmaya sürüklemeyi kabul etmemişti.

Her halükarda, bu yılki Ordu Günü'nün gerçekten mutlu bir olay olmadığını tekrar ediyorum. Ve bu durum, İsrail ve ABD'deki aşırı sağcı liderlikler için kritik bir seçim yılında gerçekleştiğinden, her iki taraftan da ılımlılık veya anlayış yönünde herhangi bir adım atılacağından şüphe duyuyorum.

İsrail siyasi ve askeri liderlerinin açıkça duyurdukları şey son derece net. Özellikle, ne tam bir geri çekilme ne de gerçek bir ateşkes olacak. Mevcut İsrail hükümeti, aşırı sağcı askeri liderliği gibi, Filistin üzerindeki tam kontrolden, Lübnan ve Suriye üzerindeki fiili kontrolden ve elbette “İran tehdidine” son vermekten, ardından Netanyahu'ya göre Türkiye ve Mısır gibi diğer hedeflere odaklanmaya geçerek, sahada yeni bir gerçeklik yaratmak için tarihi bir fırsata sahip olduğuna inanıyor.

Washington'a gelince, iç meseleler Amerikan kamuoyunun daha fazla dikkatini çekerken, İran ile mevcut çatışması bölgesel çatışmaların kapsamını genişletiyor. Bu zaten belirginleşmeye başladı; Hürmüz Boğazı da dahil olmak üzere Körfez bölgesi artık tek odak noktası değil. Washington'un bir zamanlar Ortadoğu'da “Tahran'ın vekilleri” olarak gördüğü unsurlar, bir şekilde, isteyerek ya da istemeyerek, Washington'un tek başına kontrol etmediği siyasi bir ajandaya göre hem coğrafi hem de zamansal olarak genişleyen bir çatışmanın parçası haline geldi.

Bana göre -ki yanılıyor olabilirim- Netanyahu'nun Şii siyasi İslam'ı ortadan kaldırdıktan sonra arzuladığı gibi Sünni siyasi İslam'a karşı girişilecek bir savaş, Washington'un önceliklerinin başında gelmiyor.