Hazım Sağıye
TT

Barış bir sihirbazlık değil bir süreçtir

Bazı Lübnanlılar, İsrail'in yöneticisi kim olursa olsun, şimdi, yarın ve ertesi gün İsrail ile her türlü barışı reddetme eğiliminde. Bazıları ise, yöneticisi kim olursa olsun, “hemen şimdi” İsrail ile tam bir barış ve normalleşmeyi tercih etme eğiliminde. Büyük olasılıkla, bu eğilim, iki biçimiyle de insanları makineleştiriyor; bir biçimi insanları İsrail'le savaşan makinelere, diğeri de onları robotik bir şekilde İsrail'e aşık ama her şeyden önce bir grubun diğerine duyduğu nefret ve onu boyunduruk altına alma arzusunun yönlendirdiği makinelere dönüştürüyor.

Ancak ilk görüşü savunanlar dünyayı bir düşmanlık sahası, savaşı da insanlar arasındaki tek iletişim aracı olarak görürken, ikinci görüşü savunanlar kendilerinde “Ol” deme gücü olduğu, tarihin daha önce var olmadığı ve şimdi kendi elleriyle yazıldığı düşüncesindeler.

Dolayısıyla, savaş ve düşmanlığın “değişmezlerini” insan doğası olarak tanımlayarak korumaya çalışan en kötü muhafazakâr eğilimlerin karşısında, duyguları ve tanıdık olanı aşmayı, genellikle bir bireye veya birkaç bireye emanet edilen gönüllü bir eylemle gerçekliği bir kerede karmaşıklaştırmayı hedefleyen en kötü devrimci eğilimler vardır.

Aslında, savunucularının her şeyi alt üst edebileceklerini hayal ettikleri bu düşüncenin kökleri eskidir ve derinlere yerleşmiştir. Örneğin, Eski Ahit, doğruluğunun gücüyle bir halkı kurtarabilen ve bir topluluğun kaderini etkileyebilen tek bir kişiden sık sık bahseder. Örneğin, altın buzağı öyküsünden sonra, Musa'nın müdahalesi tüm bir kavmin yok olmasını önledi. Hristiyanlığa göre, Mesih'in dirilişi, Tanrı ile insanlık arasındaki ilişkiyi dönüştürdü, ölüme karşı bir zafer ve günahlar için kefaret anlamına geldi. Yunan mitolojisine göreyse, Prometheus'un tanrılardan ateşi çalmasından sonra insanlık teknoloji ve bilgiye sahip oldu.

Her halükarda, köklü ve kronik düşmanlıktan kapsamlı barışa geçiş de dahil olmak üzere, bir durumdan diğerine her büyük geçiş, başarılı olursa zamanla daha yüksek seviyelere evrilen bir süreçtir. Ancak bu kesinlikle tek bir hamlede gerçekleşen efsanevi bir olay değildir. Burada Cennetten Düşüş veya İsrailoğullarının Mısır'dan Çıkışı gibi bir anla karşı karşıya değiliz.

Dolayısıyla, köklü düşmanlıklar bir gecede tam barış ve normalleşmeye dönüşmez. Bilinen deneyimlerde en yaygın yol, kademeli bir yaklaşım ve birikmiş deneyime dayalı bir süreçtir.

Bu nedenle Fransa ve Almanya, düşmanlıklarından barışa ancak 1951'de Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu'nun kurulmasıyla başlayan ve 1963'te savaşın siyasi ve psikolojik olarak sürdürülemez hale getirilmesini amaçlayan Elysee Dostluk ve İşbirliği Antlaşması ile devam eden bir dizi adım yoluyla geçtiler. ABD-Vietnam Savaşı 1975'te sona ermesine rağmen, iki ülke arasındaki diplomatik ilişkiler ancak 1995'te kuruldu; bu tarihten sonra ticari ilişkiler genişlemeye ve yatırımlar akmaya başladı. Güney Afrika'daki apartheid rejiminin sona ermesi ile genel uzlaşma süreci arasında anayasal müzakereler ve seçimler yapıldı, Hakikat ve Uzlaşma Komisyonu kuruldu ve karşılıklı korkuları gidermek için çabalar sarf edildi. Bugün bile, 1979'da imzalanan Mısır-İsrail Camp David Anlaşmaları hâlâ “soğuk bir barış” ile karakterize ediliyor.

Bunları, Lübnan-İsrail ilişkilerinin geleceği için bağlayıcı bir “model” önermek amacıyla değil, daha ziyade sihir veya bir düğmeye basmanın tarihin anahtarı olduğuna dayanan kutlayıcı söyleme son vermek amacıyla söylüyoruz.

Doğal olarak, bu tür süreçlerde, bireylerin ve grupların girişimleri, süreci yavaşlatmada veya hızlandırmada rol oynar. İlerleme ve peş peşe gelen başarılar süreci ileriye doğru iterken, gerilemeler ve bu başarıların heba edilmesi de süreci geriletir. Ayrıca liderlerin cesareti veya tereddüdü, bir grubun eğilimleri, kültürel geçmişi ve bunların cesaretlendirici mi yoksa caydırıcı mı olduğu da önemli. Şimdi tartıştığımız durumda, aileleri öldürülen, evleri ve köyleri yakılan Lübnanlıların Netanyahu ve Ben-Gvir liderliğindeki İsraillilere aşık olmalarını talep etmek mantıksız, hatta insanlık dışı olur. Benzer şekilde, Aksa Tufanı kurbanlarının ailelerinden İsrailliler de benzer şekilde bunu aceleci ve anlamsız bir talep olarak görüp reddedeceklerdir. Peki, Lübnan örneğinde geri çekilme meselesi henüz net bir şekilde çözülmemişken, barış ilkesini kabul edebilecek Arap dünyası, aşık olma ilkesi konusunda tereddütlüyken, Lübnanlılardan bu nasıl istenebilir?

Dolayısıyla, “birbirinizi sevin” ilkesi bu tür durumlarda ne etkili ne de uygulanabilir olacaktır. Lübnan'da, Hizbullah'a karşı haklı düşmanlık, İsrailliler için bir masumiyet belgesi anlamına gelmiyor. Burada da tarih bize değerli dersler veriyor. “İki arada bir derede kalmak” diye bilinen bir ifade vardır ki, bu ifade Rusya ve Almanya arasındaki Polonya, ABD ile hem Rusya hem de Çin arasındaki Kore, İngiltere ve Rusya arasındaki “Büyük Oyun” sırasındaki Afganistan modeli, komşu savaşan güçler tarafından parçalanmanın acısını çeken Kürtlerin deneyimleri ve elbette Lübnanlıların deneyimleri için geçerlidir. Tüm bu durumlarda, daha zayıf tarafın çıkarları, onu ezen iki süper güçten birinin çıkarlarıyla örtüşebilir. Ancak, “nesnel analiz” ve soğuk hesaplar, doğrudan kişisel zarardan kaynaklanan duygusal durumla mutlaka eşdeğer değildir. Ve büyük olasılıkla hesap makineleri için geçerli olan insanlar için geçerli değildir. Güç dengesi ve zorunluluk burada sessizliği, orada da sabretmeyi gerektirse de, aşık için acıma duygusu uyandıran karşılıksız bir aşka düşmeyi zorunlu kılmaz.