Mevcut kriz, yakın zamanda doğrudan çatışmaya dönüşen basit bir Amerikan-İran anlaşmazlığına indirgenemez. Bütün olayı, Tahran ve Washington arasındaki derin bir yanlış anlama olarak göstermek doğru değil. Krizin Amerikan-İran boyutu önemli, tehlikeli ve belirleyici, ancak tek boyutu bu değil.
İran, hem mevcut krizden önce hem de sonra Ortadoğu'da büyük bir güç. Uzun bir tarihe ve stratejik konuma sahip olan bir ülke, özellikle önemli ekonomik potansiyeli göz önüne alındığında, öne çıkan roller oynama hakkına sahip. Bu anlamda, İran -diğerleri gibi- kabul edilmesi gereken tarihi ve coğrafi bir gerçeklik olarak düşünülebilir.
İran'ın bu çok kutuplu Ortadoğu'da önemli bir role sahip olması en doğal hakkıdır. Bu bölge; Araplara, Türklere, Farslara ve Kürtlere yetecek kadar geniş olmalıdır. Aynı şekilde Sünnilere, Şiilere, Hristiyanlara ve Yahudilere de yaşam alanı sunmalıdır. Ortadoğu'nun tarihinde, tıpkı Avrupa tarihinde olduğu gibi, karanlık dönemler, savaşlar ve büyük haksızlıklar yaşandı. Tarihin yaraları, ancak ondan ders çıkararak ve hegemonya arzusundan, birlikte yaşama kültürüne geçişle iyileştirilebilir.
Uzun yıllar boyunca Araplar –ya da en azından bazıları– İran sorununu tartışmaktan kaçındılar. Zamanın kendi seyrini izlemesini tercih ettiler ve bunun İran'ın komşularına yönelik söyleminde bir değişiklik sağlamasını umdular. Dahası, bu yaklaşımı, İsrail'in bölgedeki istikrarsızlığın temel nedeni olduğuna dair inançlarına odaklanmayı sürdürmek için tercih ettiler. İranlı yetkililer bu Arap tavrını ciddiye almadılar ve bunu sadece gizli politikalar için bir kılıf olarak gördüler.
Gerçek şu ki, Arap devletleri İran'ın bölgedeki ve özellikle de Arap sahnesindeki saldırgan politikalarına ilişkin çekincelerine rağmen, İran ile diyaloğu sürdürmek ve verimli kılmak için sayısız girişimde bulundular. Cumhurbaşkanı Ali Abdullah Salih, Husi milislerinin silahlandırılmasını ve eğitilmesini eleştirirken, diyaloğa açık kapı bırakmak amacıyla İran'ın adını anmaktan kaçındı. İran Sudan topraklarında varlık göstermeye başladığında bile, Mısırlı yetkililer İran'ı hedef almaktan ve ilişkileri tehlikeye atmaktan kaçındılar. Lübnanlı yetkililer de meşru makamların izni olmadan İran Devrim Muhafızları'ndan Lübnan'a akın eden subaylardan haberdar olmalarına rağmen benzer bir tutum sergilediler.
Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) ülkelerinin hem toplu hem de bireysel olarak İran ile normal ilişkiler kurmak için sürekli çabalar gösterdiği söylenebilir. Normal ilişkiler ile uluslararası hukuk ilkeleri ve iyi komşuluk değerleriyle yönetilen iş birliğine dayalı ilişkileri kastediyoruz. Suudi Arabistan ve İran tarafından imzalanan Pekin Anlaşması bu yönde önemli bir adımdı.
Aslında, bölge ülkeleri ABD-İran anlaşmazlığına üst düzey bir sorumlulukla yaklaştılar. Çatışmanın ilk saatlerinden itibaren KİK ülkeleri, çözüme ulaşmanın tek yolu olarak diyalog ve diplomasiyi savunarak pozisyonlarını açıkça ilan ettiler. Tahran'ın Körfez'in pozisyonunu yanlış değerlendirdiği, aksine Amerikan saldırılarına karşılık olarak kışkırtıcı ve tehlikeli bir yaklaşım seçtiği açıkça söylenebilir. Birkaç ülkedeki Amerikan tesislerini hedef alma bahanesiyle savaşın kapsamını genişletmeyi seçti. İran, KİK ülkelerine ve Ürdün'e yönelik saldırılarını bu şekilde haklı göstermeye çalıştı.
Başta Suudi Arabistan olmak üzere Körfez ülkelerinin, Amerikan-İran savaşının daha tehlikeli aşamalara tırmanmasını önlemek için Başkan Donald Trump yönetimi nezdinde birden fazla girişimde bulundukları söylenebilir. Körfez ülkeleri, İran füze ve insansız hava aracı saldırıları sonucu veya her açıdan bölge için hayati önem taşıyan Hürmüz Boğazı'nın kapanması nedeniyle uğradıkları zararlara rağmen bu akıllı ve sorumlu tavrı benimsediler. KİK ülkeleri soğukkanlılıklarını koruyarak, kendilerini sadece kendi topraklarına yönelik saldırılara yanıt vermekle sınırladılar.
Bu durum, ilgili çevrelerde İran'ın Husi milislerini silahlandırma çabalarının yeniden canlandığı ve Devrim Muhafızları subaylarının İran yanlısı milislerin operasyonlarını yönetmek üzere Irak'a geçtiği yönündeki bilgilerle eş zamanlı geldi. Bu bilgilerin doğruluğu, Husi milislerinin tehditleri ve Irak topraklarından Suudi Arabistan ve diğer Körfez ülkelerindeki hedeflere fırlatılan füzeler ve insansız hava araçlarıyla hızla doğrulandı. Suudi Arabistan, Irak topraklarından kendisini hedef alan fraksiyonlara yanıt vermek zorunda kaldığında bile, ABD-İran çatışmasını durduracak bir çözüm arayışıyla, diplomasiye öncelik verilmesi gerektiğini savunan pozisyonunu korudu. Başkan Trump ile Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman arasındaki son telefon görüşmesi de bu bağlamda gerçekleşti.
Bölge, Trump'ın “teslim olma saldırısının” iptalini duyurmasıyla zor günlere hazırlanıyordu; Trump, İran'ın Hürmüz Boğazı'nda seyrüsefer özgürlüğüne saygı duyacağını ilan ederek karşılık vereceğini bekliyordu. Ancak, deneyimler gösteriyor ki, İran'dan net ve kesin bir açıklama almak son derece zor bir iş. İran'ın yanıtları her zaman belirsizlik ve karışıklıkla örtülüdür. İran'ın saldırgan ve pervasız davranışlarının, zaten gergin olan Körfez-İran ilişkilerindeki yaraları yeniden açtığını söylemek abartı olmaz. İletişimdeki küçümseyici dilden, örtülü tehditlerle birlikte gelen tehditkâr söylemlere, bağımsız devletlere seçenekler dikte etme girişimlerine kadar tüm bu faktörler, “İran sorunu” tartışmasını yeniden canlandırdı.
İran, önceki liderliğinin başına gelen olayların ardından karar alma sürecinde bir iç iktidar mücadelesi yaşıyor olabilir ve bu anlaşılabilir; ancak İran'ın KİK ülkelerindeki tesisleri hedef alan eylemleri, İran'ın “iyi komşuluk” olarak adlandırdığı kavramı -ki bu kavramı politikalarında ve uygulamalarında değil, yalnızca açıklamalarında dile getiriyor- zaten zedeledi.
Yapılması gereken, iyi komşuluk yaralarına sadece sözlü pansumanlar yapmak değil. Körfez ülkelerinin endişelerini uyandıran bütün politikaların gözden geçirilmesidir. Gerekli olan, vesayet eğiliminden, üstünlük söyleminden vazgeçmek ve komşu ülkelerle uluslararası hukuk dilini kullanarak ilişki kurmaktır; böylece iyi komşuluk adlı hastanın yaraları iyileştirilebilir.