Hazım Sağıye
TT

Bizi saran derin köklü işlev bozuklukları üzerine...

Birkaç gün önce 11 Eylül 2001'in bir başka yıldönümüydü ve olaya yaklaşımımız büyük ölçüde değişmedi. Bir kez daha Guantanamo ve teröre karşı savaş gibi yansımaları, olayın kendisinden daha fazla ilgi gördü. Yansımalar elbette ciddi ve titiz bir inceleme ve eleştiriyi hak ediyor, ancak temel sorun o korkunç eylem olmaya devam ediyor. Önemdeki fark sadece niceliksel veya sadece siyasi değil. Kişisel sorumluluk meselesine kadar uzanıyor ve uluslar olarak iyileşmemiz, bunun gereklerine verdiğimiz yanıtla ölçülüyor. Bu, karşılıklı etki ilişkisidir; azalan ilgi, sorumluluğu kabul etmeyi reddetmeyi yansıtır ve bu reddetme de öz iyileşmeyi yavaşlatır, hatta engeller.

Benzer büyük gelişmeler karşısında bu tür davranışları haklı çıkarmak için kullanılan argüman iyi bilinmektedir: Biz (Filistinliler, Araplar, Müslümanlar, yoksullar...) onların eylemlerinin (İsrailliler, Amerikalılar, Batılılar, zengin beyazlar...) kurbanıyız. Bu nedenle, herhangi bir öz eleştiri veya vicdani sorgulama, haklardan vazgeçme ve failden özür dilemektir. Ve bu durumda, kendi hakkını- ki inkâr edilemez bir haktır- bu kadar sahiplenmek ile meşgul olan kişiyi, başkalarının acılarını dinlemeye veya hayatlarına değer vermeye teşvik edecek bir şey kalmayacaktır, özellikle de “kurban” olan kendi insanlarımız, bu acılara sebep olmakta doğrudan rol oynamışsa.

Önem derecelerine bakılmaksızın, coşkulu destek ile boyun eğen bir sessizlik arasında gidip gelen aynı yaklaşım; sivil uçakların kaçırılması, 1972'de Münih'te İsrailli sporcuların katledilmesi, 1979'da İran'daki Amerikan büyükelçiliğine yapılan baskın, 1980'lerde Lübnan'da büyükelçiliklere yönelik bombalı saldırılar ve yabancıların kaçırılması gibi olaylarda da geçerliydi. Ve son olarak ünlü 7 Ekim 2023 ile doruğa ulaştı. Bu tutum, yalnızca “düşmanı” kınayan bizlerin kınaması beklenen şiddet ve güvenlik olaylarıyla sınırlı değil. Aksine, bizden herhangi bir entelektüel veya ahlaki protesto veya düşünce uyandırmayan uygulamaları da kapsıyor. Böylece protesto ve düşünce, küçük, hatta var olmayan bir azınlıkla sınırlı kalıyor.

DEAŞ'in yükselişi, Yezidi kadınların köleleştirilmesi ve köle pazarlarının yeniden ortaya çıkması gözlerimizi açtı. Bundan önce, Irak Kürtleri Halepçe’de kimyasal silah saldırısına maruz kaldı. On yıllarca Arap Hristiyanlarını etkileyen demografik kanama devam etti; bu kaderi daha önce Arap Yahudiler yaşamıştı. Kendi halklarının bedenlerini ve zihinlerini kemiren ve sadece “Batı'ya karşı savaştıkları” gerekçesiyle komşularına karşı saldırganca davranan Humeyni, Saddam ve Esed gibi rejimlerin popülerliği Arap dünyasında azımsanmayacak boyuttaydı. Irak'ta, kanlı, mezhepçi bir değirmen harekete geçirildi, bir direniş biçimi olarak kamuoyunda ve televizyonlarda coşkuyla karşılandı, ardından bilinçli bir şekilde ve isteyerek bu büyük ülke İran'a teslim edildi. “Arap Baharı” devrimleri ya karşı çıktıkları şeyleri pekiştirerek ya da kendi ellerimizle yarattığımız ama sorumluluğunu bizi manipüle eden “başkalarına” yüklediğimiz iç savaşları ateşleyerek dağıldılar. Hizbullah, egemen olması gereken bir ülkenin sınırlarını aşarak Suriyelilerin katliamına katıldı.

Bunlar sadece tesadüfler ya da birbirinden bağımsız “hatalar” değil.

Ayrıca, rejimlerin değil, toplumların temsilcilerinin Necip Mahfuz'a suikast girişiminde bulunma, Selman Rüşdi'nin gözünü oyma, Ferec Fuda'yı öldürme ve kitlelerin hâkim görüşünden farklı görüşlere sahip entelektüelleri korkutma konusundaki yaratıcılıklarına da tanık olduk. Lübnan'ın modernliğe ve özgürlüğe açtığı pencerenin kapanması da büyük ölçüde fark edilmeden gerçekleşti. Kadınların durumuna gelince, kurucuları ve koruyucuları “sömürgeci yerleşimciler” olmadığı sürece var olmalarında bir beis yok. Durumumuzu olduğu gibi tanımlarsak, onu “oryantalistlere” ve onların “oryantalist bakış açısına” atfederek değiştirme sorumluluğundan kendimizi kurtarmış oluruz.

Dolayısıyla, modern tarihimiz, en azından Arap Maşrık (Levant) bölgesinde, hayal gücünü tetikleyen ve duyguları harekete geçiren tek şeyin, yabancı “öteki” ile egemen kültürümüzün yabancının bir uzantısı olarak tasvir ettiği yerel “öteki” ile olan çatışma olduğunu göstermiştir. Yerel öteki, farklı bir topluluğun üyesi veya “bizim” topluluğumuzdan kopmuş birisi demektir.

Bu yaklaşımın uygulanması sebebiyle, Maşrık sadece istikrarlı bir siyasi sınıfın ortaya çıkmasından değil, aynı zamanda içine dalmadığımızda, sınırlarında yaşadığımız iç savaşlara karşı bir bariyer görevi gören siyasetin kendisinden de mahrum kaldı. Şüpheye açık küçük bir alanda, aşınmış ve paslanmış kesinlik içinde yaşadık ve yaşamaya devam ediyoruz; bu kesinlik, yaratıcılık alanlarını daraltıyor, dili yoksullaştırıyor ve ülkelerimizin dünyanın bilim ve felsefelerine katkıda bulunmasını engelliyor.

Toplumlarımızda ve kültürlerimizde, devletlerimizden bile önce var olan bu düşmanca tutumun yaygınlığı ve “bizim” içimizdeki mutlak iyilik ile “onların” içindeki mutlak kötülük ikiliğinin egemenliği, belirli bir tarihe dayanmaktadır. Bazıları bunu, 19. yüzyılda üstün Batı ile temasın “şokuna” bağlamaktadır. Askeri yenilgiler, toprak kayıpları, Osmanlı İmparatorluğu'nun uygulamak zorunda kaldığı reformlar (Tanzimat Fermanı gibi) ve İkinci Abdülhamid ile Cemaleddin Afgani'nin savunduğu Pan-İslamcılık gibi fikirlerin ortaya çıkışıyla birlikte, bu düşmanca dünya görüşünün dışında pek bir şey kalmadı. Kayıplar arasında dinlere ve değerlere yönelik evrensel hoşgörünün gerilemesi hem sivil hem de dini bilinçte derin düşünmenin yavaş yavaş kaybolması, güç ve egemenlik koşulları üzerinde doğrudan etkisi olmayan konularda etik üretimin körelmesi de yer alıyordu. Bütün bunların yokluğunda dar görüşlü tarafgirlik, hak sahipliği duygumuza ve benzersiz mağduriyet duygumuza yanıt olarak egemen oldu. Bugünkü talihsizliğimizin bir diğer nedeni de bu anlayıştan çok da uzak olmayan bir anlayışa sahip Netanyahu ve çevresinin, komşularını ve tüm bölgeyi, bu tür eylemlere ve her şeyi kapsayan karanlıklarıyla aydınlanan algılara sıkı sıkı tutunmaya itmelerine izin verilmesidir.