Rıdvan Seyyid
Lübnanlı akademisyen, siyasetçi- yazar Lübnan Üniversitesi'nde İslami ilimler profersörü
TT

Dünya düzeninde neler yeni?

Uzman bir okuyucu, ‘dünya düzeni’ terimini gördüğünde neredeyse bıyık altından gülecek gibi olur; zira gözler önündeki gerçek şudur ki günümüzde dünyada herkesin tanıdığı ve talimatlarına uyduğu bir düzen bulunmamaktadır. Uluslararası düzenden bahsettiğimizde ise durum biraz farklılaşır; nitekim genel merkezi olan ve dünyadaki tüm devletlerin dâhil olduğu, bu devletlerin bağımsızlığını, toprak bütünlüğünü ve egemenliğini güvence altına alması gereken bir örgüt mevcuttur. Söz konusu örgüt (Birleşmiş Milletler), bugünlerde New York’taki genel merkezinde yıllık genel kurulunu düzenliyor. Devlet başkanları veya üst düzey yetkililer, meşruiyetlerini, tanınmışlıklarını ve uluslararası düzendeki saygın konumlarını kanıtlamak amacıyla bu toplantıya katılmaya ve konuşma yapmaya özen gösteriyorlar.

Peki, şimdi uluslararası düzenden, dünya düzeninden ya da düzensizliğinden bahsetmenin sebebi ne?

Bu yıl New York’taki toplantıya, dünyanın büyük güçlerinden sadece Başkan Trump katıldı; Çinliler, Ruslar ve Hintliler ise yoktu. Orta ölçekli güçlere gelince, aralarından yalnızca İran Cumhurbaşkanı ve İsrail Başbakanı katılım sağladı. ABD Başkanı toplantıya katıldı, çünkü ABD’nin kendi liberal döneminde kanunlaştırdığı BM kurallarından bazı talepleri vardı; ardından da Çin Devlet Başkanı ile görüşmek üzere Washington’a geçti. İran Cumhurbaşkanı katıldı, çünkü ülkesi kuşatma altında ve New York’a gelenlerle -büyük ya da küçük fark etmeksizin- konuşmaya ihtiyacı var. İsrail Başbakanı ise seçimlerden önce ABD’ye gitme ihtiyacı duyduğu ancak davet edilmediği için New York vesilesini bir fırsat olarak gördü; zira Amerikalıların kendisiyle orada görüşmemesi mümkün değildi!

BM’nin artık önemsizleştiğini söylemek doğru olmaz. Güvenlik Konseyi barışı koruma yetisini kaybetmiş olsa da örgütün alt kuruluşları ve komisyonları; yoksul ülkelere, savaşlar ile iç çatışmalardan mustarip olanlara ya da komşu yahut uzak devletlerin kışkırtmalarına maruz kalanlara çeşitli yardımlar sağlamada hayati önem taşımaya devam ediyor. Doğrusunu söylemek gerekirse, savaşların çığ gibi büyüdüğü ve etki alanını genişlettiği son yıllardaki gelişmeler karşısında Güvenlik Konseyi, yapılan onlarca oylamaya rağmen bu savaşların hiçbirini durduramadı. Bu durum sadece fikir ayrılığının yaşandığı hallerde değil, uzlaşmanın sağlandığı durumlarda da geçerli oldu; zira savaşı yürüten ya da destekleyen taraf, çatışmayı bitirmeye görünürde onay verse bile kararların gereğini yerine getirmedi!

İttifaklarda göze çarpan bir başka hususa da dikkat edelim. Soğuk Savaş döneminde iki kutup vardı: ABD ve Sovyetler Birliği. Dünya devletleri bu iki kutuptan birine tabiydi. Dolayısıyla ülkelerden birinde bir çatışma çıktığında, bunu sona erdirme sorumluluğu büyük müttefike aitti. Nitekim Sovyetler Birliği, ABD’nin kendi kampında kışkırttığı anlaşmazlıkları doğrudan güç kullanarak bastırmada başarılı olmuştu. Ancak Rusların müdahil olduğu, ABD’nin ise Ruslara ve ülkedeki komünist hükümete karşı ‘mücahitleri’ desteklediği Afganistan çatışması, Ruslar ve Amerikalılar çekilme konusunda anlaştıktan sonra bile sönmedi. Çekildiklerinde, mücahit grupları arasında iktidar kavgası patlak verdi ve süreç Taliban’ın yönetimi ele geçirmesine kadar gitti.

Uluslararası düzenin zayıflamasının en belirgin göstergelerinden biri, devletlerin artık tek bir müttefik veya ittifakla yetinmemesidir. Hindistan, Brezilya ve Almanya gibi orta ölçekli devletler, BM sisteminde başta İkinci Dünya Savaşı’na katılan beş büyük güçle sınırlı olan Güvenlik Konseyi üyeliği olmak üzere çeşitli konularda reform yapılmasını talep ediyorlardı. Şimdilerde ise ne orta ölçekli ne de küçük devletler yalnızca BM üyeliğiyle yetiniyor; aksine, yakın çıkarlarına göre ittifaklarını çeşitlendiriyorlar. Elbette büyük güçlerle ittifak kurmak hâlâ arzulanan ve talep edilen bir durum. Ancak büyüklerle müttefik olunsa bile; güçlü ve yakın bir devletle yahut yardım edebilecek zengin bir ülkeyle ittifak kurarak bir iki çıkar sağlamanın veya çatışmaların şerrinden korunmanın önünde bir engel görülmüyor.

Böylece günümüz ittifakları, saflaşmaların çoğalması sebebiyle çok boyutlu bir hal almış; aynı zamanda daha pragmatik ve daha az ideolojik bir niteliğe bürünmüştür. İttifakları çeşitlendirme hedeflerinin ardında stratejik bağımsızlık arayışı yatıyor olabilir. Nitekim ittifak; akışkanlığın galip gelmesi, Doğu ve Batı kavramlarının büyük ölçüde çatlaması sebebiyle adeta birer ağa benzeyen entegre bir çıkarlar paketi haline geliyor. Yine de bazı temel unsurlar varlığını koruyor: Teknolojinin ittifakların merkezinde yer alması ve ittifakın artık sabit bir kimliğin ifadesi olmaktan ziyade bir risk yönetim aracına dönüşmesi... Orta ölçekli güçlerin farklı yönelimlere sahip ittifaklarını çeşitlendirme eğilimi de işte bu risk ve çıkar yönetiminin bir sonucu.

Pek çok kişi Soğuk Savaş dönemini mutlak bir kötülük olarak gördü. Ancak bu sonu gelmez yeni ittifaklarla birlikte ne küresel ne de bölgesel güvenlik arttı; aksine önceki dönemin bilmediği türden çatışmalar, müdahaleler ve milis yapıları ortaya çıktı. Büyük güçlerin alternatif bir düzen üzerinde uzlaşması ise neredeyse imkânsız. Şüphesiz, Allah’ın yarattıklarında hikmetler vardır.