Rıdvan Seyyid
Lübnanlı akademisyen, siyasetçi- yazar Lübnan Üniversitesi'nde İslami ilimler profersörü
TT

Yasalar ve ahlak silah sahiplerinin hizmetinde

Irak, Suriye, Lübnan, Yemen ve belki de başka ülkelerde ve diyarlarda hep aynı şeyler yaşanıyor.
Silahlar her zaman İran ya da İran destekli milislerin elinde.
Gerçek anlamda siyaset yapma ortamı ortadan kalkınca yarı siyasi sahnede Husi, Feyyad, Ali Memluk gibi oyuncular belirmeye başlıyor.
Irak ve Lübnan'daki Sünni milletvekilleri İran milislerinden yana tavır almaya başladılar.
Bunun tipik örneği Viam Vahhab’dır!
Esed rejimi uzun süredir Velid Canbolat’ı taciz etmesi için bu adamı görevlendirdi.
Zira Vahhab, Dürziler arasında kendisine en büyük rakip olarak Canbolat'ı görüyor!
Esed rejimi Lübnan’dan çekilmeden kısa bir süre önce bu şahsı bakan yaparak kendisine ne kadar kıymet verdiklerini göstermişlerdi!
Elbette, Lübnan'dan askerlerini çektikten sonra ilişkilerini aygıtları üzerinden devam ettirdiler.
Bakanlık görevinin yanında Partinin yönetimini de ona teslim ettiler. 2009'dan beri Velid Canbolat, Esed rejimiyle çatışmamayı tercih edince Vahhab'ın değeri de gitgide azaldı.
Son dönemde, Suriye'deki Dürzi Suveyda halkına yaşatılan katliamdan sonra Canbolat, uzun zamandır devam ettirdiği sessizliğini bozdu ve Esed rejimine meydan okudu.
Sonrasında ise Canbolat yeniden Saad Hariri'den yana tavır almaya başladı.
Suriyeli ve rejim yanlısı Dürzi gruplar ile kendi arasında bir aracıya ihtiyaç duyduğunda ise Canbolat, Nasrallah'a değil Cumhurbaşkanına gitti.
Ve Hizbullah kendi çıkarlarına hizmet edecek Sünni birini bakan yapmakta ısrar ederek hükümetin oluşumunu ciddi biçimde engellediler ancak Canbolat onlara bu konuda destek olmadı.
Elbette tüm bu tutumlar, Esedçilerin ve Nasrallah taraftarlarının gözünden kaçmamıştı.
Bu gelişmeler, Vahhab'ın öfkesinin arttığı bir dönemde gerçekleşti, zira Hizbullah ve Esed'in onu seçimlerde ve sonrasında yalnız bıraktığını düşünüyor.
Hatta Vahhab, hilelerini azaltmayı, Hariri ve Cumhurbaşkanına yakınlaşmayı düşündü ancak karşı taraf buna olumlu yanıt vermedi.
Ardından, uzun bir süredir gerçekleştiremediği siyasi tacizlerini yeniden gerçekleştirmesi için Esed rejiminden bir talep geldi.
Tabiatının gereği, ahlaksız bir tutum benimsemeyi tercih etti.
Hizbullah'ın bu taciz yönteminden yana olmadığı söyleniyor ancak Şam rejimi ve Hizbullah'ı, Canbolat’ın isyankâr bir tutuma geri dönmesi, Hariri'nin sertleşmesi ve Cumhurbaşkanının uzlaşıdan uzaklaşması ihtimalleri endişelendiriyor.
Bu nedenle, yargının talebi üzerine Vahhab'a soruşturma açmak isteyen güvenlik güçlerinin eline düşmekten onu Hizbullah korumuştur.
Şimdi Nasrallah, Hristiyanlar, Sünniler ve Dürzîlerden savunmasız destekçilerinin olduğunu ve onları korumak istediğini iddia edebilir, zira güvenlik birimleri ve yargıyı karşısına alabilecek güce kavuşmuştur.
Bu, Irak ve Yemen'de yaşananlara benzer yeni bir gelişmedir. Yemen'de Hizbullah, Husiler ile eski cumhurbaşkanı Ali Abdullah Salih arasındaki ittifakın hakemi ve garantörü olabileceğini iddia etmişti.
Husiler yeterince güçlü oldukları hissettiklerinde, Salih'i devirip öldürdüler.
Irak'ta, İran yanlıları iktidar oldular, parlamentoda büyük bir blok elde ettiler, ordu ve iç güvenlik birimlerinde çalışanların çoğu Haşdi Şabi milislerinden oluşuyor.
Tüm bu güçleriyle seçimlere katıldılar, Sünni bölgelerde kendilerine taraftar Sünnileri aday göstererek kazandılar ve onlardan biri şimdi Millet Meclisi başkanı oldu.
Hükümette altı Sünni bakan olması gerekiyor, üç kişiyi kendi destekçilerinden seçtirdiler ve şimdi de en önemli destekçilerinden bir olan Falih Feyyad’ı İçişleri bakanı yapmak istiyorlar. Mukteda es-Sadr ise buna karşı çıkıyor.
Fakat benim tahminim o da buna boyun eğecek, zira daha önce de Cumhurbaşkanı ve başbakanlık seçimlerinde boyun eğmek durumunda kalmıştı. Güya başbakan bağımsız bir tutum sergileyecekti, Falih Feyyad’ı aday göstermekle öyle olmadığı anlaşılmış oldu!
Hizbullah, Refik Hariri'nin katillerini yargılamak için Lübnan'da uluslararası bir mahkeme kurma talebini engellemek için Beyrut hükümetini devirmek istediğinde başarısız olmuştu, ancak bu defa da Nasrallah Beyrut'u işgal etmişti.
Ve o zaman yani 2009 seçimlerinde Hariri ve koalisyonu çoğunluğu elde etmiş olmasına rağmen 2011 yılında siyasi bir müdahale gerçekleştirdi ve Avn’ın da desteğiyle başka bir hükümetin kurulmasının önünü açtı.
Koşullar şimdi benzer bir müdahale için uygun değildir ve bu nedenle Hizbullah, ne pahasına olursa olsun, yeni bir hükümet kurulmaması için Başbakan adayını, Canbolat’ı, Caca’yı ve diğerlerini kuşatmayı tercih etti.
Hizbullah, bir bakıyorsunuz Talal Arslan'ı bir de bakıyorsunuz ki Faysal Kerami'yi bakan yapmak istiyor, diğer bir zamanda ise Viam Vahhab'ı koruma altına almaya çalışıyor ve tüm bu hamlelerini hegemonyasını hissettirmek için yapıyor.
Irak'taki Hadi el-Amiri ve Maliki de benzer bir şekilde hükümeti kurma çalışmalarını kesintiye uğratıyor, maksatları ise kendi arzu ettikleri gibi bir hükümetin kurulmasını sağlamak.
Aynı şekilde Husiler ölüyorlar ancak barışa doğru bir adım atamıyorlar, zira İran'ı kuşatan ABD'yi(!) İran’ın rahatsız edebilmesi için onlara yani Husilere ihtiyacı var, dolayısıyla yıkım ve tehditlerin bir şekilde devam etmesi gerekiyor.
İran gerçekten bundan fayda sağlayacak mı? Önceden yararlandı, şimdi neden faydalanmasın?
Trump yönetiminin farklı olduğunu, Suudi Arabistan'ın ve BAE'nin İran kontrolüne karşı etkili mücadele ettiklerini söylüyorlar.
Fakat söz konusu ülkelerin durumları gerçekten içler acısı.
Irak’ta siyasal süreç içerisinde yer alanların çoğu İran’dan etkilenmiş kimseler.
“DEAŞ” ve ABD yüzünden çatışmaların odağı haline gelmiş mezhepçi bir gerçeklik var.
İran milisleri Suriye'nin resmi ve askeri yapısına sızmış durumdalar ve Suriye'den çıkışlarını zorunlu kılacak olan ulusal uzlaşmaya karşı çıkıyorlar.
Lübnanlıların yaklaşık üçte birini teşkil eden Şiilerin büyük bir çoğunluğu, ABD'nin abluka altına almasıyla mali ve ticari çıkarları zarar görmüş olsa da Hizbullah'la birlikte hareket ediyor.
Bu durum, İran'ın Suriye, Lübnan, Irak ve Yemen'deki Şiileri kullanarak kendi savaşını devam ettirdiği anlamına geliyor.
İlginçtir ki, İran tarafından düzenlenen operasyonlara katılanların çoğu, herhangi bir ülkenin yeteneklerini, kararlarını ve güvenliklerini mezhepçi ve baskıcı yöntemlerle kontrol altına almak isteyen bir devlet ya da toplumun geleceğinin olamayacağını çok iyi biliyorlar.
Bütün bunlardan yola çıkarak şunu diyebiliriz; İranlıların kontrol etmeye çalıştığı tüm unsurlar, -çoğu Lübnanlıların dediği gibi- kömür torbaları gibidir, her ne zaman onlara dokunsan ellerin ve kıyafetlerin kapkara olur.
Irak, Suriye, Lübnan, Gazze ve Yemen'de İran için mücadele eden bu fedailerin iki hedefi gerçekleştirmeleri beklenir: Ülkelerin yetenekleri üzerinde Amerikan hegemonyası ile mücadele etmek, diğer yandan da İsrail ile savaşmak ve ölümsüz(!) İran rejimi gibi büyük rejimler kurmak için bölgedeki halkları çağırmak!
Bu iki ihtişamlı eylem sırasında, Devletler, idareleri ve mali kaynakları sabote edilmekte ve halkları mezhep temelli olarak parçalanmaktadır.
Suriye'de, İranlılar İsrail'le savaşma bahanesiyle her yere silah depoluyorlar, İsrailliler ise yine her yeri yıkmaya devam ediyorlar.
İranlılar, binlerce Suriyeliyi ya tehcire zorladılar ya da Şiileştirdiler ve bu arada boşalan alanlara el koyabilmek için binlerce sözümona "Ehl-i Beyt türbesi" keşfettiler!
Lübnan'da Hizbullah, havalimanını, limanı, ordu karar mekanizmalarını ve birçok kurumunu kontrol etti, kaynaklarının kontrolünü de ele geçirdi.
Yolsuzluk, rüşvet ve kara para aklamayı her tarafa yaydı.
Şimdi de ülkedeki finansal çöküşe rağmen hükümeti kurma çabalarını engelliyor.
Gazze'de Hamas ve İslami Cihad'la adeta oynuyorlar, gerilimi istedikleri gibi tırmandırıyorlar ve çatışma bölgelerini kontrol etme bahanesiyle onlarca genci Şiileştiriyorlar.
Irak'ta takipçileri devasa ve efsanevi yolsuzluktan dolayı özür diliyorlar, ancak yine de paranın yarısı büyük İslam Cumhuriyeti'ne akmaya devam ediyor.
Elbette ki mutabakat Yemen'de başarılı olmayacak çünkü İran bu konu üzerinden ABD'ye meydan okumak ve Körfez ülkelerinin petrollerini satmasını engellemek istemekte!
Viam Vahhab’ın hikâyesi, birçok Arap ülkesindeki diğer birçok hikâye gibi karışıktır.
Bu da İran ve destekçilerinin müdahaleleri nedeniyledir.
Ne diyelim; Lâ havle ve Lâ kuvvete illâ billâhil Aliyyil Azîm! (Güç ve kuvvet, sadece Yüce Allah’ın yardımıyla elde edilir.)