Emir Tahiri
İranlı gazeteci-yazar
TT

Eğilmiş ama kırılmamış adam: Bush

Bugünlerde ABD'yi ziyaret edenler, yurt çapında yürütülen siyasi tartışmalara egemen olan ve nefret söylemine kadar varan söylem karşısında şaşkınlığa uğruyor.
Dışarıdan bakıldığında Amerikan siyaset arenası, alüvyon dolu dev bir yüzme havuzunu andırıyor. Bu havuzun içindeki herkes, etrafındakilere olabildiğince çamur sıçratmaya çabalıyor.
Şüphesiz ki Amerikan siyaset sahnesi her zaman bazen sadece sözlerin ötesine geçen bir şiddet olgusu ile tanımlanır. 
Öyle ya ülke iktidarına peş peşe gelen toplam 45 başkandan 22’si, komploların ve suikast girişimlerinin kurbanı oldu.
Bu girişimlerin 4’ü başarılı oldu; kimilerine göre ise 6’sı (Abraham Lincoln, James Garfield, William McKinley, John F. Kennedy’nin yanı sıra Zachary Taylor ve Warren Harding).
Donald Trump ülke başkanı olarak seçildiğinden bu yana suçlamalar ve aşağılamalar siyasi tartışmaların yerini aldı ve durum daha da kötüleşti.
Ömrü boyunca Cumhuriyetçi olan bir arkadaşımın öfkesi o raddeye vardı ki bu öfke onu muhafazakâr eğilimleri eleştiren tamamen yeni bir yola başlatmaya itti.
Bu esnada bir başkası da ters istikamete yönelerek ‘liberal seçkinlere’ karşı başlattığı saldırılarda Trump’ı bile geçti.
Buradan hareketle geçtiğimiz hafta eski ABD Başkanı 94 yaşındaki George H. W. Bush’un vefatına yönelik tepkileri takip ederken duyduğum şaşkınlığı tahmin edebilirsiniz.
Onun ölümü, Amerika’nın vitrinine daha yumuşak, daha nazik ve uygun bir versiyonu getirmiş gibiydi.
Cumhuriyetçi partiye karşıt eğilimlerin yorumlarına baktığımda bile daha önce Başkan Barack Obama ve bugün Trump’a karşı kullanılmış olan sert eleştiri tarzına rastlamadım.
Öte yandan bir sosyalist gazete, Bush’un ‘seçkin bir arka plan’ sunduğuna işaret etti ancak onun soylu bir düşman olduğunu da inkâr edemedi.
Onu değerlendirirken abartıya kaçmamaya çalışanlar ise sanki bu onun değerinden bir şey eksiltiyormuş gibi onun ‘bir dönemlik başkan’ olduğunun altını çizdi.
Aslında İkinci Dünya Savaşı’nın bitmesinin ardından Beyaz Saray’a birbiri ardı sıra gelen 12 Amerikalı başkan arasında sadece şu 3 tanesi bir dönem görev yaptı: John Kennedy, Gerald Ford ve Jimmy Carter.
Şu ikisi seleflerinin yarı dönemini devralıp daha sonra bir dönem daha seçilmiştir: Harry S. Truman, Lyndon Johnson. İçlerinden yalnızca Gerald Ford, selefinin dönemini devraldı ve kendisi yeni bir dönem daha seçilmedi.
Şu üçü de oyların yarısını alamadan başkan oldu: Bill Clinton (her iki dönemde), ilk başkanlık döneminde George W. Bush ve Trump. Sadece şu 3’ü oyların yarısından çoğunu alarak tam iki dönem başkanlık etti: Dwight D. Eisenhower, Ronald Reagan ve Barack Obama. Richard Nixon da iki dönem başkanlık kazandı ancak yalnızca bir dönem görevde bulundu.
Diğer yandan George H. W. Bush’un ikinci başkanlık dönemi seçimlerindeki başarısızlığı, Cumhuriyetçilerin saflarını bölen ve güney eyaletlerdeki oyların bölünmesine sebep olan halkçı aday Ross Perot’un varlığından kaynaklanıyor.
Eğer Perot seçimlere katılmasaydı Bush, Başkanlığı kazanmış olacaktı.
Gizli kapaklı ve şüpheli adımlara olan nefretinden dolayı Bush, adaylıktan geri çekilmesi için Perot ile anlaşma yapmaya yanaşmadı.
Dürüstlük, hayatını kamu hizmetine adamış bir adamın yolundaki temel yol işaretidir.
George H. W. Bush’un Başkanlığının başka bir özelliği daha vardı: 40 yıldır ilk defa, iki ana partiden biri seçimleri 12 yıl peş peşe kazanıyordu.
Bunların yanı sıra iki Başkan Obama ve Trump, Bush’a saygı ve beğeni ifade eden bir tonda övgüde bulundu.
İnsan sormaktan kendini alamıyor: ABD’nin her köşesinde ateşli bir mücadele içinde olan her iki taraf da söz konusu Bush olunca aynı dili kullabiliyor?
Ben, ABD’nin 41. Başkanı olduğu için genellikle ‘41’ diye anılan George H. W. Bush ile bir araya geldim.
1971 yılında Başkan Nixon, onu BM büyükelçisi olarak seçmişti. Bush, o dönem İran’ın BM Büyükelçisi Feridun Huveyda ile samimi bir dostluk kurmayı başardı.
Huveyda, 19.yy’da yaşayan Fransız ressam Toulouse-Lautrec’in tablolarında görülen karaktere atıfla zayıf ve uzun olan Bush’tan çoğunlukla ‘kemiksiz Valentine’ diye söz ederdi.
Huveyda’nın diline şu söz pelesenk olmuştu: Valentine gibi bu Amerikalı da eğilip bükülür ancak asla kırılmaz!
BM’de görev yaptığı süre boyunca Bush, küresel diplomasi düzeyinde güvenilir bir şahsiyet imajı çizmeyi başardı.
Bununla beraber kader, onun için farklı bir yol çizdi. İki sene sonra parti tarihinin en fırtınalı dönemlerinden birinde, Cumhuriyetçi Parti’nin Başkanı olarak seçildi. Bir sene sonra da Washington ile tam diplomatik ilişkilere geçişi denetlemek için Pekin’deki irtibat bürosuna olarak gönderildi.
Bir sonraki adımda Bush, CIA Başkanı oldu ve böylece siyaset ve diplomasi meydanlarından uzaklaştı. Ancak bir dereceye kadar bu iki alanla bağlantısını korudu.
70’li yılların sonuna gelindiğinde Bush, Başkan adayı olmaya karar verdi.
Nihai hedefine ulaşma noktasındaki ilk denemesi başarısız oldu ve Ronald Reagan’ın Başkan yardımcısı olmaya rıza gösterdi.
Bush, o dönem James Baker, Frank Carlucci, Robert Gates, Brent Scowcroft ve Robert Mosbacher gibi kişilerle kişisel arkadaşlığını sürdürdü. 80’lerin ortasında bu dostluk ağına hayırsever iş adamı Huşeng Ensari de katıldı.
Bush’un ülkeyi Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle barışçıl bir geçiş dönemine doğru yönlendirmedeki başarısı, geniş kesimlerce bilindiği için burada tekrar bahsetmeye lüzum yok.
Berlin Duvarı yıkıldığında Bush’un danışmanları, oraya gitme ve bu zaferi açık bir şekilde kutlama fikrini benimsemiş ancak o bunu reddetmişti.
Bu itirazındaki hareket noktası ise tarih planında kaybetmiş partiyi intikam hırsı uyandırabilecek şekilde aşağılamaktan kaçınma arzusuydu.
Bush aynı şekilde Saddam Hüseyin’in Kuveyt’ten kovulması için çıkan savaşı BM çatısı altında kararlılık ve denge ile yönetti.
Irak’ta kazandığı zafer, Amerika’nın Hindiçin/Çinhindi bölgesindeki yenilgisine dair kasvetli anıları yumuşatmaya yardımcı oldu.
Bush, içeride birçok dost kazanmasını sağlayacak doğal bir yeteneğe sahipti.
Yendiği rakibi Bill Clinton’ı bir dosta dönüştürdü. O kadar ki First Lady Barbara Bush onun hakkında şunu demiştir: “Bill, benim oğlum gibidir”.
2009 yılında Bush’u Teksas Üniversitesi’nde yer alan ve kendi adını taşıyan bir kütüphanede Başkan Obama ile oturmuş; resmiyetten uzak bir tavırla hamburger yerken görmüştüm. Bununla birlikte Obama’nın eski Başkana karşı beslediği saygı ve takdir çok net bir şekilde görülüyordu.
Son birkaç gün boyunca Bush, alçakgönüllü, merhametli ve vatansever gibi pek çok sıfatla anıldı. Ama sanırım onu tarif edecek en uygun sıfat, ‘düzgün’ olur.
2012 yılında başkent Washington’da Bush’un kurduğu Points of Light adlı bir yardım kuruluşunun düzenlediği bir akşam yemeğinde ona Cumhuriyetçi Parti’nin başkan adayı Mitt Romney’i destekleyip desteklemeyeceğini sorduğumda bana, “Evet. Romney düzgün bir adamdır” şeklinde cevap vermişti.
Sanırım Bush, bu sıfatı Grekçe anlamıyla ‘faydalı’ manasında kullandı ve onun topluma yarar sağlayacağını kastetti. Ancak bu sıfat, ahlaki bir mana da içerir. Düzgün bir toplum inşa etmek için yetki makamlarında düzgün insanlara ihtiyaç vardır; bu, Amerika’nın kadim siyasi düşüncelerindendir.
Amerika’nın tarihinin en yaşlı Başkanını uğurladığı bir zamanda, Bush’un 90 yıllık hayat yolculuğunda tutunduğu eski kavramlara daha doğrusu değerlere hayat kazandırmak faydalı olabilir.