Hocamız İbrahim El-Buleyhi’nin görüşleri hep dikkatimi çekmiştir. En çok dikkatimi çeken ise cehaletin yayılması ve nesiller boyunca aktarılması yeteneğini ele aldığı görüşüdür. İlk olarak buradaki cehaletten, bir bilgi eksikliği kastedilmediğini belirtmeliyiz. Çünkü az ya da çok olsun her insan aklında mutlaka bir bilgi birikimi vardır. Dolayısıyla cehalet kelimesiyle kastedilen; aklın etkinliğini ortadan kaldıran, bağımsız bir varlık olarak insanın kendini keşfetmesini sağlayan ve kendi dünyasını tasarlamasına yardımcı olan tek araçtan mahrum bırakan statik kültürün egemenliğidir. İnsanın bağımsız kişiliğini keşfetmesi; etkilenen bir varlıktan diğerlerinin kurduğu dünyalar ile etkileşime geçebilen bir akla dönüşmesi için gerekli bir ön hazırlık dönemidir.
İbrahim hocamızın görüşene göre cehalet; kültürel adaletin kendisini ele geçirdiği toplumların sıfatıdır. Kendi deyimiyle bu toplumlar düşünce ve hayatta karşı karşıya kaldıkları her yeniliği hem bir bütün olarak hem de detaylarıyla ölçmek için kendilerine miras kalan kültürü bir kriter olarak kullanan toplumlardır.
Kuşkusuz bu açıklama gerçeğin ta kendisi olarak ele alınmalıdır. O daha çok maksimum sınırlar içerisinde gerçeğin bir tasviridir ya da Max Weber’in deyimiyle bir ideal tiptir. Amacı ise geçmişe bağlı kalma ve gelecekten korkma düşüncesini açıklamaya çalışmaktır.
Diğer yandan değişim ile geçmişe bağlı kalmak tartışması, geçmişin değeri ve mirasın yararlarını tamamen inkâr edilmesi olarak algılanmamalıdır. Burada inkar ettiğimiz nokta; geçmişin şimdiye ve geleceğe hakim olması yani, geçmişin bilgi, kriter, örf ve ahlak için tek ve temel kaynak olarak görülmesidir. Bunu söylüyoruz çünkü gerçeklerle başa çıkma hatta değiştirme ve reform etmekte sahip olduğumuz yeteniğimizin önemli bir bölümü; dünyamızı daha açık bir yere dönüştüren ve bizleri engellerle başa çıkmak konusunda daha güçlü kılan, bizden önceki nesillerin deneyimlerinin ve ortaya koydukları bilgilerin ürünüdür.
Modern insan için geçmiş aynı şimdi gibi yararlı ve değerlidir. Ama bu değer oransaldır ve doğumuna şekil veren etkenlere bağlıdır. Diğer bir deyişle her iki zamanda insanın zihinsel yaşamını ve aktivitesini sona erdiren ya da kendisini kısıtlayan etkenler değil eylemlerini tanımlayan kültürel koşullardır. Geçmişi yapan ve ona değer katan insan ile bugünü şekillendiren ve değer katan insanın aynı olması gibi sınırlarını aşarak farklı bir geleceğe yönelecek insan da aynıdır.
Zamanı bir deneyim durumu ya da insan eylemlerinin bir durağı olarak düşünmek –büyük olasılıkla- modernitenin en önemli dayanaklarından biridir.
Kültür ve sosyal sistemin “insancıllığı” bireylere gösterdiği yumuşaklık ya da acıma ile değil kendilerine sunduğu fırsatlar ile ölçülmektedir. Bu hiçbir şekilde bireyin doğanın bağları, toplu yaşamın sınırları, kültürü ve iş ahlakından azat edildiği anlamına gelmemektedir.
Atıl ve durağan kültürler, yeni fikirleri endişe verici yenilikler olarak gördükleri için her geleni engellemeye meyillidirler. Hatta daha araştırmadan ve denemeden bu düşüncelerden endişe duyarlar. Yeni düşüncenin miras alınmış ve alışılmış değerlere aykırı olması kendisini eleştirmek ve kötülemek için yeterlidir.
Aktif kültürler ise yeni düşünceleri başarılı ya da başarısız ek fırsat olarak görürler. Ama insanların tarih boyunca elde ettikleri deneyimler göstermektedir ki başlangıçta inkârla ya da korkuyla ve hatta ilgisizlikle karşılaşan birçok düşünce, daha sonra yeni bir dünyanın anahtarı olduğunu kanıtlamıştır.
İnsanlık tarihinin deneyimleri bizlere, toplumların değişime ve değişim davetçilerine karşı benimsedikleri tutumun; bu toplumları ya ilerleme yoluna ya da kendisini tarihin boşluğuna itecek olan gerileme yoluna soktuğunu göstermektedir.
TT
Durağanlık ile öze sadık kalmak arasında
Daha fazla makale YAZARLAR
لم تشترك بعد
انشئ حساباً خاصاً بك لتحصل على أخبار مخصصة لك ولتتمتع بخاصية حفظ المقالات وتتلقى نشراتنا البريدية المتنوعة