Abdulmunim Said
Kahire’de Mısır Gazeteciler İdaresi Meclisi Başkanı ve Kahire Bölgesel Strateji Çalışma Merkezi Yönetim Müdürü
TT

James Mattis’in istifası

ABD Savunma Bakanı James Mattis’in kritik görevinden istifa etmesi büyük bir sürpriz olmadı, bilakis Başkan Donald Trump’ın ABD birliklerini Suriye’den geri çekme kararının ardından beklenen bir durumdu.
Zira başta Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton olmak üzere çeşitli Amerikan makamları tarafından, en azından İran Suriye’de kaldığı sürece bu güçlerin de orada kalmaya devam edeceği uzun bir zaman önce belirtilmişti.
İran'ın varlığında hiçbir değişiklik işareti yoktu ve İran'ın konumu Türkiye ve Rusya ile işbirliği sonrasında daha da güçlendi.
Her şeye rağmen Başkan kararını verdi, ardından ise savunma bakanının istifa kararı geldi. Belki de son aklı başında kimsenin -Trump yönetimindeki bazı kesimler böyle düşünüyor- yönetimden çıkışından daha önemli olan husus, istifa mektubunun bizzat kendisiydi, zira üç kritik noktaya vurgu yapmıştı:
Birincisi, Mattis, ABD’nin, görüşleri başkanın görüşleriyle uyuşan bir savunma bakanına sahip olmasının zamanının geldiğini vurguladı.
İkincisi, ABD’nin müttefiklerini yarı yolda bırakmaması gerektiğini ifade etti.
Üçüncüsü, ABD politikasının Çin ve Rusya karşısında "kararlı" olması ve çelişkili olmaması gerektiğini söyledi. İstifa, bu şekilde ABD dış politikasında büyük bölünmelere ve anlaşmazlıklara neden olmuş oldu.
Belki de bu bölünmeler ve anlaşmazlık bundan daha derin ve iç politikaya ve ABD'nin egemen ideolojisine kadar uzanıyor.
ABD Savunma Bakanı James Mattis’in istifası bir ilk olmadığı gibi sonuncusu da olmayacaktır.
Bu tür yetkililerin değişmesi sık gerçekleşen bir hadisedir. Ara seçimler yapıldığında veya başkanların görev sürelerinin sonlarında zaten bu türden değişikler yaşanır.
Ancak bu sefer durum biraz farklı, çünkü Başkan Donald Trump diğer Amerikan başkanları gibi değil.
Amerikan siyasi sisteminde yeni bir durumla karşı karşıyayız. İçe kapanma politikasına doğru bir kayış söz konusu.
Bağımsızlık Savaşı’ndan sonra veya ABD’nin Milletler Cemiyeti’ne girmeme kararı verip içe kapandığında doğuda ve batıda bir kuşatılmışlık hali yaşamıştı.
Fakat yeni olan şey, dünya artık 21. yüzyılda yaşıyor. İkinci Dünya Savaşı'nın sona ermesinden bu yana Amerika tarafından yönetilen uluslararası bir düzenin kurulmasından sonra veya Sovyetler Birliğinin çöküp, Amerika'nın dünyadaki liderliği kendi tekeline aldıktan sonra böyle bir içe kapanma yaşanması ilginçtir.
Belki de en önemlisi yeni olan bu durumun içeriden gelmesidir. Zira savunma bakanı istifa mektubunda, başkanın kendisiyle uyumlu bir bakana ihtiyacı olduğu ifade etti.
Bunun anlamı, Başkanı ile Bakan ve muhtemelen savunma teşkilatı arasındaki uçurum, kapanması imkânsız hale gelmişti.
Buradaki mesele kişisel bir uyum olup olmaması değildir, bilakis birden fazla kez, generallerden daha fazlasını bildiğini ilan eden bir devlet başkanının pozisyonlarında görünür hale gelmiş temel farklılıkların olmasıdır.
Yaptığı açıklamaların birisinde, hiçbir ABD başkanın, II. Dünya Savaşı’ndan beri herhangi bir savaş kazanamadığını söylemişti.
Birden fazla vesile ile yaptığı eleştiriler, Savunma Bakanlığı'nın ötesine geçerek, CIA başta olmak üzere tüm ABD güvenlik kurumlarına kadar uzanmıştır.
Zira CIA, Rusya'nın, ABD'de yapılan son başkanlık seçimlerine müdahale ettiğini dillendirmişti.
Trump ise, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in aldığı pozisyondan dolayı bu mücadelen galip çıkmıştı, zira Putin bu türden bir müdahaleyi inkâr etmişti.
İstihbarat servisi kendi tahminlerine güvenmiş olsa da gelişmeler aleyhlerinde olmuştu.
Mattis’in istifası, herhangi bir ABD başkanının, büyük ABD politikalarının dışına çıkamayacağına ikna olmuş ekolün çökmesi anlamına gelmekteydi.
Yönetim ve dünyanın sırlarını ve omzuna verilen büyük sorumlulukları biliyorsa, her bir liderin kendine has yöntemler izlemesi mümkündür. Başkanlar gelir ve giderler, ancak ABD’nin küresel stratejik çıkarları bakidir.
Bu pozisyonunu güçlendirmek için büyük bir çaba sarf etmiştir.
NATO’nun kurulması, Washington-Tokyo Ortak Savunma Antlaşması yapılması, ABD, İngiltere, Kanada, Avustralya ve Yeni Zelanda’yı kapsayan Anglo-Sakson Devletleri arasındaki Özel İstihbarat İttifakı, AB’nin desteklenmesi ve Batı ittifakının bir başka kanadı olarak görülmesi bu çabalardan bazılarıdır.
Bütün bu kurumlar, Amerikan kurumlarının Sovyetler Birliği'ne ve komünist ideolojiye zarar verme yönündeki muazzam çabalarının bir sonucudur.
Ayrıca küreselleşmeyi ve dünyayı yeryüzünde bir uçtan bir uca bağlayan entelektüel ve teknolojik etkileşimleri yansıtan Dünya Ticaret Örgütü (WTO) gibi küresel kurumların ortaya çıkmasının da bir sonucudur.
Bütün bunlar şimdiki Amerikan başkanının memnuniyet kaynağı olamadı. Dahası, tutumları genellikle ABD’nin müttefiklerini, NATO ve AB’yi yüz üstü bırakmak şeklinde oldu.
Başkan Trump farklı bir ekolden geliyor, dünyayı üniter bir yapı olarak görmüyor. Ya da bu şekilde bir üniter yapı olacak ise küresel ısınma ile ilgilendiği kadar ticaret ile de ilgilenmesi gerekir.
Bu ekole göre dünya, her biri kendi çıkarları ve yetenekleri olan ulusal birimlerden oluşmaktadır, bunlar arasında ABD, kendi çıkarları ve vatandaşlarının çıkarlarıyla ilgilenmelidir.
Dünyanın çıkarlarını ise ikinci plana atmalıdır. Özellikle beyazların çıkarıyla ilgilenmelidir, Amerikan devletindeki farklı ırkların çıkarlarını dahi önemsememelidir. Burada Trump’ın yaklaşımı, dünyayı ayrı birimler olarak görmektedir. Her bir birim ABD ile ikili ilişkide bulunabilir.
BM, Dünya Ticaret Örgütü, (Önceki adı Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması- NAFTA) gibi çok taraflı kuruluşlar, fabrikaları ABD’den Meksika'ya taşıma anlamına geliyorsa veya Çin'in, ABD ile olan ticaret dengesinde sürekli olarak daha fazla kazanması anlamına geliyorsa bu kurumlar kategorik olarak bir anlam ifade etmemektedir.
Mattis istifa mektubunda ABD’nin Rusya ve Çin’le olan ilişkilerinde kararlı olması ve çelişkili olmaması gerektiğini ifade etmişti, çünkü ona göre iki ülke yalnızca ABD’nin rakipleri değil aynı zamanda ABD’nin önderliğindeki uluslararası düzenin "referans" güçleridir.
Burada Trump, konuya bu şekilde yaklaşmıyor, ABD’nin, uluslararası sistemde bedeli ağır bir liderlik yapmasını istemiyor. Özellikle bu liderlik, Kore, Vietnam, Afganistan, Irak ve daha yakın bir zamanda Suriye'de olduğu gibi çok acı veren savaşlara mal oluyor ise…
Öte yandan, "ulusal" devletler arasındaki ikili ilişkilerde, çıkarlar bazen çakışır, bazen de örtüşür.
Çin ile ABD arasındaki ticaret farklılaşmış olabilir, çünkü eskiden her zaman gelişmekte olan ülkelerden azami derecede faydalanma yoluna gidilirdi, ancak şu anda Çin süper güç oldu.
Ancak Çin-ABD ilişkilerinde, Güney Çin Denizi'nde uzlaşma olmasa bile Kore'nin nükleer silahsızlanması konusunda bir uzlaşma olabilir. Aynı denklem, Rus-Amerikan ilişkilerinde de geçeklidir.
DEAŞ’a karşı savaş veya genel olarak terörle savaş konusunda iki ülke arasında bir uzlaşı olabilir. Fakat Ukrayna ile ilgili olarak aynı uzlaşıyı göremeyebiliriz.
Buradaki mesele, Mattis'in istifası her şeyi açığa çıkarmıştır. İstifası, Beyaz Saray Genel Sekreteri John Kelly'nin, Dışişleri Bakanı Tillerson’ın ve ulusal güvenlik danışmanı McMaster'ın istifalarından sonra gelmiştir.
Yani, Amerikan medyasının dediği gibi aklı başında olan herkes yönetimden ayrılmış oldu.
Fakat aslında bu kimseler, Amerikan dış politikasının geleneksel ekolünü temsil ediyorlar.
Şimdi ABD başkanı, kendine özgü politikasını özgürce sürdürebilir.