Arap sorunlarının niteliklerini tekrarlamak ya da bu sorunların dönüşümlerinin aşamalarını yeniden incelemek, ne arzu edilecek ne de övünülecek bir şeydir. Zira bunun okuyucuya yeni bir şey sunmayacağı gibi yeni ufuklar ve ümitler verme ihtimali de yoktur. Şayet söylediğim bu husus tam olarak anlaşılmadıysa bazı can sıkıcı örnekler vererek konuyu kendiliğinden anlaşılır hale getireyim.
Libya ile başlayalım... Geçen yılın sonunda, BM Libya Özel Temsilcisi Gassan Salame’nin ortaya koyduğu yeni yaklaşım bizleri az da olsa umutlandırmıştı. Tecrübeli siyasetçiler ve diplomatlar, seçimleri yaparak ve anayasayı yazarak eski duruma geri dönmenin en iyi seçenek olduğunu söyledi. Fransızlar buna sıcak baktı ve bütün tarafları Paris'te topladı. Ancak seçimlerden korkan milisler, büyük karışıklıklara neden oldu. Taraflar ısrarcı olmak yerine Paris'ten ayrıldı ve kapsamlı bir çözüm umudunu yitiren İtalya'ya gitti. Kıyılarına yönelik göçü önlemek için militanlarla anlaşma yoluna gittiler. Fransa’nın serap peşinde koştuğunu söylediler! Salame halen nisan ayında seçimlerin yapılabileceğini umut ediyor. Gözlemciler ise bunun imkânsız olduğu konusunda hemfikir.
Peki, ne yapılmalı?
Tüm milisler ortadan kaldırılmalıdır ve Türkiye silah sağladığı için kınanmalıdır. Güvenlik Konseyi de toplanmalıdır. Ama taraflardan hangisi bu işi yapabilir? Mısırlıların ve Cezayirlilerin desteğiyle Libya Ulusal Ordusu bunu gerçekleştirebilir. Gerekirse Arap Birliği tarafından da bir karar alınabilir. Trablus'taki uzlaşı hükümeti kararı destekleyebilir ya da Lübnan hükümeti gibi milislere boyun eğip sessiz kalabilir.
Yılın sonuna yaklaşırken Suriye'de arzu edilmeyen gelişmeler yaşandı. ABD’nin geri çekilmesinin olumsuz olduğunu düşünürsek, mesele komik görünebilir. Bizim cenahtan Amerikalıların kalmasını isteyenler, Ruslarla, İranlılarla ve Türklerle bir miktar denge oluşturabileceğini düşünüyorlardı. Lübnanlı bir uzman, çekilme sonucunda İranlıların en büyük kazanan, İsraillilerin ise en büyük kaybeden olduğunu ifade etmişti. Hiç şüphe yok ki Türkler, en büyük kaybedenin Kürtler olduğu söyleyecektir. Ancak Amerikalılar varlıkları ile İranlılara çok da rahatsızlık vermiyorlardı. Rusların ve Amerikalıların varlığının büyük çapta bir savaşı engellediğini düşünüyordum. Bu yüzden Amerikan’ın geri çekilmesi belki de İsrail-Hizbullah savaşını yakınlaştırmıştır. Türklerin ve İsrail'in varlığının çelişkilerinden biri de iki tarafın da kendilerini komik bir pozisyonda görmeleridir. Zira Beşşar Esed'e yardım etmek durumunda kalabilirler. Türkiye, Kürtleri ve onlara boyun eğen silahlı muhalefeti baskı altına almak istiyor. Her halükarda Esed rejimi kârlı çıkacaktır. Parti ve İranlılar, muhtemel İsrail saldırısı yüzünden zayıflarsa Esed rejimi bundan da fayda sağlayacaktır! Tüm bu olasılıklar net değil. Bu yüzden ABD’nin çekilmesi Suriye krizinde çözümü yakın hale getirmemiştir. Bir veya daha fazla taraf, anlaşmazlığı sona erdirme ve yerinden edilmiş kişileri geri göndermenin bedelini ödemek için ortaya çıkmış değil. Ruslar, İranlılar ve Türkler çözümü kendi tekellerine almak isterlerse Araplar ve Avrupalılar bu yükün altına girmek istemeyecektir!
Şimdi de Yemen'e gidelim… İlk bakışta Hudeyde uzlaşısı savaşı sona erdirmede bir başlangıç olabileceği için olumlu gibi görünebilir. Gördüğüm kadarıyla Husiler bu uzlaşıyı devam ettiremeyecek. Ancak güçlü olmadıkları veya dışlandıkları için değil, bilakis İran açısından en kötü seçenek olduğu için. Amerikan ablukası onu bunaltıyor. Dolayısıyla Yemen, Irak, Lübnan, Suriye ve Gazze kartlarını kullanarak diğer tarafları rahatsız etmek istiyor. Bu yüzden Husiler, bedeli ne kadar ağır olursa olsun savaşmaya geri dönmek zorunda kalacaktır. Hudeyde’den çıkmak zorunda kalırlarsa Taiz'den kuşatmayı kaldırmak ve onları Sana’dan ve bazı merkezi illerden çıkarmak zor olacaktır. Belki şimdi biraz nefes almak için savaşı bırakmak zorunda kaldılar. Ancak her halükarda siyah ipin beyaz ipten ayrıldığını görmek için önümüzde sadece bir ay var! Amerikalılar ve Araplar, Irak ve Lübnan'ı kontrol altına almak için dayanışma içerisinde. Irak’ta İran’a bağlılıkta farklılık gösteren değişik siyasi taraflar var. Ancak Irak hastalığının temel dayanağı bu veya şu siyasi taraf değildir. Zira onlar sadece İran’ın sözcülüğünü yapıyor. Irak’ın tüm güvenliği sadece Haşdi Şabi’nin elinde değil, aynı zamanda İran'ın da elindedir. Hatta ordunun, federal polisin ve terörle mücadele ekiplerinin de başları onlardandır. Bütün politikacılar buna karşı olsa bile İran kontrolünü garanti ediyorlar ve İran’ın isteklerini geri çevirmiyorlar. Savunma ve içişleri bakanlıkları ile ilgili mevcut ihtilaf bazı dikkatsiz gözlemcileri şaşırttı. Zira Maliki'nin destekçilerinden biri kaşla göz arasında Bağdat’ın valisi olma becerisini gösterdi!
2018’in sonuna geldik ancak Lübnan’ın durumu Irak’ınkinden daha zor görünüyor! Yedi aydır hükümet kurulamadı. Bazen partiden dolayı, bazen de cumhurbaşkanından dolayı… Bu süreçte İsrail sınırındaki kavgalar şiddetlenmiş durumda. Bazen tüneller, bazen de roketler bahane ediliyor. Savaş çıkması an meselesi. Buna da kendi çıkarları doğrultusunda İsrail karar verecek. Kronik hale gelen diğer bir sorun da, Lübnan’da on binlerce silahlı militanın olmasıdır. Bunlar ana tesisleri kontrol ediyor, maddi, ekonomik ve politik olarak buraları istismar ediyor, ordunun, başbakanın ve cumhurbaşkanının vereceği savaş ve barış kararlarını etkilemeye çalışıyor. Partinin milislerini terörist olarak kabul eden Amerikalılar ve Araplar, finansal ve lojistik açıdan onları kuşatıyor. Ayrıca 1701 sayılı uluslararası kararı uygulamak ve partiyi sınırdan uzak tutmak için orduyu destekliyorlar. Ancak ne yazık ki bu ordu hiçbir şey yapmıyor. Lübnan, 2018’in sonunda neredeyse boğulmak üzeredir. Özellikle de krizlerin üstesinden gelmeyi başarmış olan bankacılık sektörü, bu sefer dayanamayacak gibi gözüküyor!
Hamas'ın Gazze yönetimi lideri Yahya Sinvar, İran'la ilişkilerinin büyüklüğüyle övünüyor. Utanmasa (Sinvar’ın böyle bir özelliği bilinmiyor!) İsrail ile olan iyi ilişkilerinden dolayı da gurur duyacak. İsrailliler hem ulusal çözümün hem de Kudüs sorununun yalnızca Filistin Ulusal Otoritesi’nin devrilmesiyle ortadan kalkacağını çok iyi biliyor. Bu nedenle, kendilerinin değil Mısır’ın bir meselesi olarak düşündükleri Hamas’ın üzerine fazlaca gitmiyorlar, Batı Şeria ve Kudüs üzerindeki baskıyı artırıyorlar. Çünkü Hamas, El Fetih’ten İsrail’den daha fazla nefret ediyor. Batı Şeria ve Kudüs'teki operasyonların artığını duyurdular. Yahudilerin "çıldırttığı" sadece birkaç yüz genç adam üzerinde etkileri var!
2018’nin sonuna geldik ve Filistin meselesinin hali budur. Mücadele İsrail ile değil, El Fetih ile Hamas arasında sürüyor… Mısır herhangi bir tarafı razı ettiğinde diğeri bundan alınganlık gösteriyor. El Fetih ile Hamas arasında dahi herhangi bir çözüm ufukta gözükmüyor ise Filistin meselesi nasıl çözülebilir ki?!
2018 dahil son beş yılda katlanarak artan bu krizler yetmezmiş gibi kaos iki yeni Arap ülkesini daha tehdit ediyor: Sudan ve Cezayir. Sudan’ın 1990’lardan beri reforma ihtiyacı var. Ülke birliğini kaybetti ve yeniden bölünmek üzere. Çünkü mevcut askeri rejim her kesimi dışlıyor ve kalkınmayı başaramıyor. Cezayir’in başı yaklaşık 10 yıldır ağrıyor… Mevcut askeri yönetimin yaptığı tek şey ise bu ağrının ömrünü uzatmak ve yenilemek. Ekonomik kriz bu zengin ancak kötü yönetilen ülkede gittikçe kötüleşiyor. İşsizlik gençler arasında yüzde 30'a yükseldi.
2018’in sonuna geldik ve Arapların sorunları gittikçe artıyor. Sonlanması ise ne yazık ki uluslararası ya da bölgesel güçlerin elinde....
Ne diyelim; Lâ havle ve Lâ kuvvete illâ billâhi’l-Aliyyi’l-Azîm! (Güç ve kuvvet sadece Yüce Allah’ın yardımıyla elde edilir.)
TT
Yıllar geçiyor, krizler ise devam ediyor
Daha fazla makale YAZARLAR
لم تشترك بعد
انشئ حساباً خاصاً بك لتحصل على أخبار مخصصة لك ولتتمتع بخاصية حفظ المقالات وتتلقى نشراتنا البريدية المتنوعة