Okurlarınıza geçen yıl yaşananlar hakkında izlenimlerinizi yazmak için oturup olan biteni düşünmeye başlarsınız... Arap dünyasına ve krizlerine bakarken fotoğraf size karmaşık görünür. “Geçen yılın mı, geçen on yılın mı yoksa geçen yüzyılın mı olaylarıyla karşı karşıyasınız” şaşırırsınız. Sahneyi tam olarak açıkladığımızda, en azından benim kişisel kanaatime göre olaylar, hadiselerin peş peşe meydana geldiği bitişik bir şeritmiş gibi karşınıza çıkar. Yaşanan üç önemli olay var:
Bunlardan ilki ‘siyasal İslam’ın etkisidir. Siyasal İslam, yorumlarında İslam’a dayanan siyasi bir harekettir. Osmanlı Hilafeti’nin yıkılmasına ve Batı’nın Arap dünyasına müdahalesine yönelik tepki olarak 1920’lerde ortaya çıktı. Yaklaşık 100 yıl varlığını sürdürdü.
Geçen yüzyılda siyasal İslam’ın olaylar üzerindeki etkisi zaman zaman güçlenip zayıfladı. Ancak siyasal İslam, yüzyıl boyunca aramızda kalmaya devam etti. Siyasal İslam, halen gizli ve açık bir şekilde olayları etkilemeye devam ediyor. Siyasal İslam, rejimlerde net bir şekilde temsil edildi ya da diğer unsurlarla bir arada bulundu. Türkiye ve Sudan rejimleri buna birer örnektir. Bu ekolden kısmen farklı olmasına rağmen İran rejimini de buna örnek olarak gösterebiliriz. Bazı ülkelerimizde Tunus’taki Nahda Hareketi, Lübnan’daki Hizbullah ve Yemen’deki Husi Cemaati gibi baskıcı gruplar bulunuyor. Bu gökkuşağı (siyasal İslam), eski ve yeni bir düşünceye sahip. Amacı hilafeti yeniden getirmektir. Siyasal İslam, yüzyıl geçmesine rağmen bu düşüncesini gerçekleştirmeyi başaramadı. Çünkü bu düşünce tarih dışında kaldı. Aynı zamanda iktidara ulaştığında da başarılı ve istikrarlı bir model ortaya koyamadı. Birçokları Türkiye’nin 21’inci yüzyılın başında başarılı bir model olduğunu zannetti. Fakat olayların gelişiminin ardından birçok hâkimin, gazetecinin ve askerin tutuklanmasının, özgürlüklerin kısıtlanmasının, siyasette Türk milliyetçiliğinin (Müslüman Kürtlere yönelik savaş) ve hâkimiyet arzusunun artmasının ardından artık bu model cazibesini kaybetti.
Aslında siyasal İslam’ın tüm faaliyetleri krizlerle doludur. Siyasal İslam, yönetimde ve muhalefette neredeyse kendi ideolojik ölümüne şahit oluyor. İşte bu ölüm krize yol açıyor. Bu kriz, bugün mevcut çatışmada ortaya çıkıyor. Genelde bu çatışma, siyasal İslam’ın köktenci kampanyasında Suudi Arabistan’a yöneltilmiş durumda. Suudi Arabistan, kutsal şehirlere ev sahipliği yapan bir ülkedir. Farklı dönemlerde siyasal İslam, Suudi Arabistan’ın kendi üssü olmasını ve Suudi Arabistan’da yenilikçi bir projenin olmamasını istiyordu. Siyasal İslam tarafından yapılan zararlı saldırının amacı Suudi Arabistan’daki modernleşme hareketini engellemektir. Öyle ki Suudi Arabistan, ideolojik köktenciliğe karşı bağışıklık sistemini geliştirmeye ve dini radikal düşünceden kurtarıp İslam’a itibarını yeniden kazandırmaya çalışıyor. Bu, siyasal İslam’a uygun olmayan bir projedir. Dolayısıyla siyasal İslam, bu projeye saldırıyor. Çünkü Suudi Arabistan, İslam dünyasında bir ağırlığa sahip olan, karalamaya ve genişlemeye dayalı olmayan modern bir proje geliştirebilir. Bundan dolayı siyasal İslam, bu proje karşısında kamplaşmaya gidiyor. İmkânsız hilafeti canlandırma çağrısından yaklaşık yüzyıl sonra, savaşın meydana geldiği bu coğrafyada radikal İslam karşıtı modern bir proje farklı şekillerde gün yüzüne çıkıyor.
İkinci olay, demokratikleşmenin zorluğudur. Arap ülkeleri, 2018’de ve diğer geçmiş yıllarda farklı seçimlere şahit oldu. Öyle ki bu seçimlerin çoğu, belki de hepsi Irak, Lübnan ve Tunus’ta çıkmaza girdi. Yaklaşık yüzyıl önce ortaya çıkan modern Irak, farklı dönemlerde sağlam bir kriz yaşıyor. Genellikle Irak’tan bahsederken Kral 1. Faysal’ın “Iraklılar kötülüğe kulak verir ve kargaşaya eğilimlidir” sözü aktarılır. Bu belki de abartılı bir sözdür. Ancak dikkat çekici bir ifadedir. Irak’ın geçtiği her dönemde yönetimin toplumsal barışı sağlamak için şiddete başvurduğunu görüyoruz. Son yıllarda Irak’ın herhangi bir siyasi rejime uyum sağlamadığına şahit oluyoruz. Bugün Irak, beklenen kalkınma şartlarını kaybetmesinin dışında anayasal devlet şartlarını engelleyerek milis tarzı siyasi bir sahne ortaya çıkarttı.
Lübnan’da da demokratikleşmenin zorluğu yüzyıla uzanmaktadır. Hatta Lübnan, 75’nci bağımsızlık gününü kutlarken “Fransa, Lübnan’dan kurtulmanın 75’inci yılını kutluyor” şeklinde ironik bir söylem ortaya çıktı. Bu acı ifadeye rağmen bugün Lübnan, hükümeti kurmayı geciktiriyor ya da kurmayı başaramıyor. Lübnan’da ekonomik bir kaos ve sınırsız bir çekişme mevcut. Lübnan, Osmanlı mirasından çıkar çıkmaz periyodik bir şekilde bir nevi ya soğuk ya da sıcak iç savaşlara girdi. Bu da ulusal kolektif şuurunu zayıflattı. Lübnanlılar, 1920 yılındaki meşhur el-Huceyr konferansını unutuyor. Bu konferansta Cebel-i Amil’in Şam’daki Arap devletine katıldığı ilan edildi. Konferanstaki heyet Kral Faysal’a biat etmeye gitti. Yarım asır sonra aynı grup hiçbir farklılık hissetmeden Tahran’a bağlılığını ilan ediyor.
Demokratikleşmenin zorluğu, Tunus’ta da ortaya çıkıyor. Tunus, belki de yüzyıllık bir yüke sahip. Bazıları son 10 yılda Tunus’un Arap Baharı’nın başarılı bir sembolü olduğunu zannetti. Açıkçası Tunus’un başarısızlığı temsil edebileceği görüldü. Tunus, iktisadi, siyasi ve idari bakımdan bir gerileme yaşıyor. Bu gerileme, “kendini yakma” olgusunda da açık bir şekilde görülüyor. Bu olgu, anayasal bir devlet inşa edilemediğini gösteriyor.
Üçüncü olay, yabancı güçlerin geri dönmesidir. Bazı Arapların Osmanlı hâkimiyetinden çıkma ve Batı sömürgeciliğinden kurtulma mücadelesinin ardından, bir asır sonra yeni bir işgali memnuniyetle karşıladıkları görülüyor. Bu defa Türkiye, İran, Rusya ya da başkası işgal edebilir. Örneğin Şam, işgali “yedek ve müttefik güçler” şeklinde isimlendiriyor. Hatta Şam’dan bir yetkili çıkarak Suriye vatandaşlığına sahip olanların Suriyeli olmadığını, aksine yedek ve müttefik gruplar da dâhil olmak üzere rejimi savunmak için silah taşıyanların Suriyeli olduğunu söylüyor.
Bu, yüzyılda, 10 yılda ve bir yılda yaşananlara küçük bir örnektir. Filistin’de meydana gelenlere, Sudan’ın bölünmesine ve Yemen krizine değinmedim. Genelde hepsi de yüzyıllık sürece uzanan bir boyuta ve aynı kriz kökenine sahiptir. Bugün bu olayların sonuçları bizi kuşatıyor ve isimler değişiyor. Ancak hangi yıla veda etsek ve hangi yüzyılda yaşasak modernleşme mücadelesi değişmiyor.
Sonuç olarak 2018 yılında doğa bile öfkesini gösterdi. Büyük yangınlar, fırtınalar, depremler, yağmurlar ve son olarak tsunami meydana geldi. Çevredeki bozulma, siyasi bir kargaşaya neden olabilir.
TT
Bir yıl, on yıl ya da yüzyıl!
Daha fazla makale YAZARLAR
لم تشترك بعد
انشئ حساباً خاصاً بك لتحصل على أخبار مخصصة لك ولتتمتع بخاصية حفظ المقالات وتتلقى نشراتنا البريدية المتنوعة