Bir dönemecin daha eşiğindeyiz. Tek yapabileceğimiz sayfayı katlayıp diğer sayfaya geçmek çünkü vakit; kesmek için hiç kimseden izin beklemeyen bir kılıç gibidir. Bugün yılın son günü ve tabancamızda istesek de istemesek de kullanmamız gereken tek bir kurşun kaldı. Zaman; ömür bankasındaki hesabımızdan bir yılı daha çekip götürdü.
Kuşkusuz alışkanlıklar katı bir şekilde bizlere hükmeder. Bir yıl son nefesini vermeye hazırlanırken hep hangi şehirde bulunursam bulunayım bir kitapçıya giderim. Çünkü bu meslekte geçirdiğim yıllar bana, her yıl kitapların huzurunda durmam gerektiğini öğretti.
Bu, alçakgönüllülüğümüzü sürdürmek ve mesleki endişelerimizle savaşabilmek için her yıl tekrarlamamız gereken bir derstir.
Kütüphane bizlere; aslında çok az şey bildiğimizi, bilgi yolunda önümüzde uzun bir yolun uzandığını ve katkımızın –en iyi ihtimalle- büyük bir okyanustaki küçücük bir damladan ibaret olduğunu anlamaızı sağlar.
Haberlerin yayınlandıktan sadece birkaç saat sonra kaybolup gideceğini ve yine köşe yazılarının sadece güneş batana kadar yaşayabileceğini gösterir.
Kitaplıklar bizlere meydan okur. Rafları; yüzyıllar, bilezikler, yüzükler, paslanmış demirler, kırık çömlekler, uçuşan küller ve hızlı bir ölüme mahkum sözlerle doludur.
Elbette bizlere; hayatlarıyla kumar oynayan, deneyimlerinin zamana karşı mücadelelerinde adlarını koruyacağına inanan ya da zanneden kişileri de hatırlatır. İnsan hayatına deneme ve mücadele etme tadı aktan bu hayal ne kadar güzeldir.
Kitaplıklar insana mütevazi olmayı öğretir.
Rafları; kıtaları aşan füzeler gibi yüzyılları ve dönemleri aşan adlarla doludur. O kadar uzun yaşamışlardır ki “twitter” ve imalı kısa cümlelerin zamanı olan günümüze kadar ulaşabilmişlerdir.
Bir şiirin sahip olduğu ve zamanın bedenini bir ok gibi delip geçmesini sağlayan güç, her zaman beni hayrete düşürmüştür.
İşte büyük şair El-Mutenebbi sanki ev sahibi kendisiymiş de diğerleri gelip geçiciymiş gibi onlarla alay etmektedir.
19. yüzyılda yazılmış bir romanın gözlerimiz yorgunluktan kapansa bile bizleri içine çeken ve bizi bizden alan o gücü beni hep şaşırtmıştır.
Bir Fransız, Rus ya da herhangi bir ülkeden yazarın yazdığıbir kitabın aradan 200 yıl geçse de hala gençlere hitap edebilmesine hayret etmişimdir.
Kaderin ve iradenin kendilerini öngürülük kazandırdığı, karanlığın askerlerine aldırmadan ve onlardan korkmadan aydınlığın meşalelerini yakan o büyük insanların hayatları ve öyküleri her daim dikkatimi çekmiştir.
Yaşam mahkemesinin kalemlerini kırmadan önce dünyayı sarsan kişilerin deneyimlerini araştırmak için ömürlerini feda etmekten kaçınmayan kişilere duyduğum minnet ne kadar da büyüktür.
Stalin, De Gaulle, Mao, Saddam, Kaddafi ya da Kim’i yeniden yargılamak ve tarih mehkemelerinin kendileri hakkında verdikleri hükmü onaylamak ya da bozmak için araştırmayla ömürlerini harcayan kişilere ne kadar minnet duysam azdır.
Çünkü tarihin dönemlerini, şahsiyetlerini, olaylarını ve kitaplarını yeniden yargılamalı ve kireçlenen ve üzeri pas bağlayan gerçekleri temizlemek için her şeyi bir kez daha eleştiri ırmağında yıkamalıyız.
Kitaplar birer kandil gibidir ve insana yeni bir kandil bulmaktan daha çok mutluluk verecek bir başka şey yoktur.
Her zamanki gibi yılın son gününde ziyaret ettiğim kitapçı da yeni kitaplar olup olmadığını sorduğum genç kız bana kitapları işaret ederken: "Gençler artık kitap okumuyor” dedi. Bence bu doğru değil. Onlar sadece farklı bir zamanın çocukları için farklı bir şekilde okuyorlar. Onlar okumak için telefonlarını, bilgiyarlarını ve iletişim ağlarını kullanıyorlar. Belki de bu nedenle kitapçı her ziyaret ettiğimde çoğu zaman bu ziyeretlerime veda duygusu eşlik ediyor. Çünkü birkaç yıl sonra kitapçıların şimdikinden çok daha farklı olacağını ve yeni okur kitlesine, kültürüne ve metodlarına ayak uydurması gerektiğini biliyorum. Ki bu yeni yazarlar için de geçerlidir.
Kitapçıdan çıktığımda gece, şehri kollarıyla sarmıştı.
Bindiğim taksi şoföründen beni şehirde bir gezintiye çıkarmasını istedim.
Çünkü insan bazen, aynı dönüp dolaşıp ilk cinayetlerini işlediği yere dönen katil gibi kendi şehrinde dolaşmayı ister...
El-Hamra caddesinden geçtiğimde “Sefir” gazetesinin bulUnduğu binanın ışıklarının sönmüş olduğunu gördüm ve içimde bir hüzün hissettim. Burada edindiğim deneyim benim açımdan çok yeni ve cesur bir mesleki deneyimdi.
Editörü ve yazı işleri müdürü dostum Talal Selman’ın gözyaşlarını görür gibi oldum.
Çünkü bir editör için sesini ve köşesini kaybetmekten daha acı verici bir şey yoktur.
Ardından ömrümün bir bölümünü bıraktığım “Dar el-Hayat” binasının önünden geçtim ve yine binanın karanlıklar içinde kaybolduğunu gördüm. Doğrusu burası da çok daha iyi bir kaderi hak ediyordu.
Nehar gazetesinin bulunduğu binanın önünden geçtiğimde ise hala aydınlık olduğunu ve editörü Nayla Tuveyni liderliğinde gazetenin, teknoloji ve iletişim devrimi nedeniyle gazetecilik mesleğinde yaşanan büyük ve acı değişimlere cesaretlere göğüs gerdiğini görmek beni çok sevindirdi.
Ardından Nehar gazetesinde çalıştığım günleri hatırladım.
Üniversiteden mezun olduktan hemen sonra orada işe başlamıştırm. Benim için çok öğretici bir deneyimdi.
Burada haberin ayrı görüşün ayrı bir şey olduğunu, gazetecinin hata yapma hakkı olmadığını, olur da hata yaparsa bunu bir daha tekrarlamaması gerektiğini öğrendim.
Kelimelerin seçiminde dikkatli ve ifadelerinde güvenilir olması, manşetlerin kısa ve öz olması gerektiğini, gazetecinin okuyucuyu yanıltmadan tasavvurlarını aktarma hakkı olduğunu ama köşe yazarlarının bile kendilerine tahsis edilen köşeyi, kendi kişisel düşmanlıkları ya da birilerini karalamak için kullanma hakkı olmadığını öğrendim. Gazetecenin görevinin her zaman okuyucusuna ve yasalara saygı duymak ve çalıştığı gazetenin imajını korumak olduğunu öğrendim.
O zamanlar gazeteyi ziyaret etmek kitapçılara düzenlenen günlük ziyaretlere benzerdi. Gazetenin editörü Gassan Tuveyni yeni ve gelecek vaadeden oyuncuların kokusunu almakta ustaydı. Onun gibi başarılı ve parlak bir kariyere sahip kişiler, yeni yıldızlardan korkmaz bilakis onları destekler ve teşvik ederdi. Bu ustaların, eleştirmenlerin, yazar ve şairlerin huzurunda bulunmak biz genç gazetecilere, öğrenmemiz gereken ne kadar çok şey olduğunu gösterirdi.
Dönüş yolumda bu kez “Dar El-Sayyad” gazetesinin bulunduğu binanın nasıl karanlığa teslim olduğunu gördüm. Said Fariha’nın kurduğu bu köklü gazete, daha sonra mesajları, haberleri, röportajları ve yazıları ile Arap basınının zenginleşmesini sağlayan önde gelen kalemleri yıllarca kendine çekmeyi başarmıştı. Ama bugün bu gazetenin ışıkları söndü. Editörü dostum Refik Huri’nin hissettiği acıyı ben de hisseder gibi oluyorum. Çünkü bir editörün gazetesini ve görüşlerini özgürce açıkladığı platformu kaybetmekten daha zor ve acı bir şey yoktur.
Lübnan’da yazılı basının karşı karşıya olduğu bu sorun, aslında tüm ülkelerde yazılı basının yaşadığı genel bir sorundur. Bunun için ne üzülmenin ne de ağıt yakmanın bir faydası vardır.
Tek yapabileceğimiz, günümüzde yaşanan büyük teknolojik devrimlere ayak uydurmaktır. Kuşkusuz yazılı basın ölmedi.
O sadece değişerek yeni ve modern bir görünüme kavuşmaktu. Çünkü herkes gibi k onun da kapısını değişime kapatması mümkün değildi.
Zira bu yok olmak demektir.
Değişim zordur ve güçlü bir irade, imkanlar, yeni bir zihniyet ve tasavvur gerektirir.
Bunlar mesleğimizin yaşadığı zorluklardır.
Yıllar insanın parmakları arasından hızla kayıp gitmektedir.
Bugün yılın son günü. Yeni yılın zorluklarına ve sıkıntılarına hazırlanmak için istesek de istemesek da bu yıl bize verilen son kurşunumuzu da harcamalıyız.
Unutmayalım ki bizleri politika, güvenlik, ekonomi, göç ve iklimde hiç de kolay olmayan bir yıl beklemekte.
TT
Son Kurşun
Daha fazla makale YAZARLAR
لم تشترك بعد
انشئ حساباً خاصاً بك لتحصل على أخبار مخصصة لك ولتتمتع بخاصية حفظ المقالات وتتلقى نشراتنا البريدية المتنوعة