Salih Kallab
Ürdünlü yazar. Eski Enformasyon, Kültür ve Devlet Bakanı
TT

Trump Suriye'den neden çekiliyor?

Yedi yıl boyunca devam eden uzun kesintinin ardından bazı Arap ülkelerinin Şam’a dönmeye başlamasına aslında karşı olunmamalı. Ama her halükarda nedenlerinin şerefli ve temiz olduğu kesin olan bu ülkelerin, İranlıların Suriye’de kalacaklarını ve Beşşar Esed’in istese de onlardan kurtulamayacağını bilmesi gerekmekte.
Çünkü İranlıları Suriye’den çıkarma kararı onun alabileceği bir karar değildir. Diğer yandan Rusların Suriye’deki konumları da gerçekte İran’ın konumundan çok daha zayıf.
Zira İran’ın Suriye’deki varlığı sosyal ve mezhebi bir tabana dayanmaktadır. İran da  uzun yıllar içerisinde bu tabanın fiili ve güçlü bir destekçisi haline gelmiştir.
Rusya ise Suriye’de sadece askeri üslere değil aynı zamanda yaşadığı kötü ekonomik koşullarda kendisi için ağır bir yüke dönüşen askeri bir varlığa sahiptir.
Buna ek olarak; Moskova'nın Kırım ve Ukrayna sorunları başta olmak üzere karşı karşıya olduğu çeşitli ve birçok sorunu içeren gerilim hattı her an patlamaya hazır bomba gibidirler.
İlk olarak; çokça konuşulan ve ortalıkta dolaşan tüm söylentilerin aksine ABD’nin Suriye’den çekilme konusundaki son kararı ne kendiliğinden ne de hazırlıksız bir şekilde alınmamıştır ki Rusların  bile karara şaşırmadıklarını vurgulamak gerekir.
Çünkü bu karar; ABD ve Rusya arasında varılan bir anlaşmanın ardından gerçekleşmiştir.
Bu anlaşmaya göre; Fırat’ın doğusunda bulunan petrol kaynaklarından ABD’ye kârlı bir pay ayrılacak ve ABD güçleri Suriye topraklarına hızlı bir şekilde müdahalede bulunmaya hazır bir şekilde Irak-Suriye sınırındai iki askeri üsse çekilecektir.
Irak’a düzenlediği son kısa ziyaretinde Trump’ın yaptığı açıklama ile bu konudaki tüm şüpheleri giderdiği bilinmektedir.
Trump bu açıklamasında  kendisini eleştirenlere, Irak topraklarında bulunan ABD askeri üslerinin Suriye toprakları içerisindeki herhangi bir askeri operasyon için bir üs olarak kullanılacağı karşılığını verdi.
Bu açıklamanın; attığı son adımlara rağmen ABD’nin hala Suriye denkleminde etkin ve temel bir aktör olduğu yönündeki kanaatini koruyan Rusya ile anlaşmalı olarak yapıldığına kuşku yoktur.
Aynı şekilde ABD ve Rusya arasında bir anlaşma olmasaydı Rusya Dışişleri Bakanı Yardımcısı Mihail Bogdanov “Suriye’de kalmaları için hiçbir gerekçenin kalmadığını” söyleyerek İranlılardan çekilmelerini talep etmesi mümkün olmazdı.
Asıl sorun şu ki, Baasçıların geçmişte ve şimdi de söyledikleri gibi: “Suriye Arap Vatanı”nda İran’ın askeri, siyasi ve yerleşmeci varlığını sürdürmesi aslında İsrail’e bir meydan okumadır.
Bilindiği gibi 1967 yılında Golan Tepeleri’ni işgal etmesiyle İsrail Şam’a neredeyse bir taş atımı uzaklıkta mevzilenmiş ve Suriye toprakları içerisinde herhangi bir askeri harekatı etkin bir şekilde kontrol edebilir hale gelmiştir.
Rusya; İsrail’in Şam havaalanını hedef alan son hava saldırısından sonra İsrail’e bir karşı intikam saldırısı düzenleme ihtimali üzerinde çalıştığını açıkladı. Ama gerçekte Rusya’nın böyle bir adım atması “bir ihtimal” olarak bile hiçbir şekilde mümkün değildir.
Sovyetler Birliği zamanında ve İsrail’in Mısır’daki Sina yarımadasının tamamını, Suriye’nin Golan Tepeleri’ni ve Ürdün Nehri’ne kadarki Batı Şeria topraklarını işgal ettiği 1967’deki savaşın ardından bile Ruslar İsrail’e karşı hiçbir askeri operasyon düzenlememişlerdi. Dolayısıyla Ruslar sözde bir öfke anında bu tür tehditkar açıklamalarda bulunmuş olsalar da, Netanyahu’nun kendi kamuoyunu hedef alan ve içerideki hesaplara göre attığı bazı adımlar kendilerini kızdırsa da Rusların İsrail’e karşı hiçbir şey yapmayacakları meselesi tartışmamıza bile gerek olmayan çözüme kavuşturulmuş bir meseledir.
Bu nedenle, yukarıda da işaret ettiğimiz ve elbette İsrail’in de bildiği ve hatta belki de bir parçası olduğu Rusya-ABD arasındaki anlaşmaya göre, İran’ın Suriye’den çekilmemesi halinde ABD ve Rusya’nın İsrail’in tüm askeri operasyonlarını destekleyeceği sadece uzak bir ihtimal olmakla kalmayıp  kesindir.
İsrail’in İran’ın Suriye’deki militarist ve yerleşmeci varlığını hedef alacak olan bu geniş çaplı askeri operasyonlarının ABD-Rusya tarafından destekleneceğini tartışmaya bile gerek yoktur. Bu değişim eğer gerçekten gerçekleşirse – ki gerçekleşmesini sağlayacak olan birçok etken olduğu için gerçekleşmeyebilir de- bu  Esed rejiminin yıkılması ve Washington ile Moskova’nın üzerinde anlaşmış oduğu alternatif bir rejimin getirileceği anlamına gelmektedir.
Elbette uluslararası terör örgütü Müslüman Kardeşler, Recep Tayyip Erdoğan ve Arap ittifaklarının emellerinden çok uzakta iki büyük güç bu konuda Ankara’nın görüşünü de göz önüne alabilir.
Dolayısıyla Şam’a dönmeye hevesli olan Arapların hala tüm bu karmaşık müdahalelerin var olduğunu ve bu Arap ülkesinde hala fiili karar alıcıların Rusya ve İran olduğunu göz önüne almaları gerekmektedir. Aynı şekilde ABD ve İsrail ile gerçek ve etkin bir ağırlığı olmayan, Suriye’deki konumunun hala garanti olmadığını bilen Erdoğan ve Türkiye’nin varlığını da göz önünde bulundurmalıdır.
Arap ülkelerinin; tüm bu muaazam kalabalıkta kendilerine bir rol düşmeyebileceğini, bu ülkenin yeniden inşa sürecinin paradan önce istikrara ihityaç duyduğunu, her şeyden önce tüm bu ülke ve tarafların arasındaki çekişmelerin çözülmesi gerektiğini, bütün bu karmaşık işgaller ve İran’ın vesayeti olmadan ülkesinin bağımsız olmasını isteyen ve buna gücü yeten bir rejimin var olması gerektiğini dikkate almalıdır.
Ordusun fiili olarak savaşma  gücünün kalmadığı ve dağınık bölükler ile gruplara dönüştüğü Esed rejiminde tek etkin güç ve karar sahibinin; görünüşte Mahir Esed’n yönettiği ama pratikte Kasım Süleymani ve İranlıların kontrolü altında olan 4. Ordu olduğu kesin ve açıktır.
Bu da Esed'in varlığının ve hayatta kalmasının gerçek güvencesinin, İsrail’in onlar için Suriye’den bin kat daha fazla önemli olduğu açık ve kesin olan Rusya değil İran olduğu anlamına gelmektedir.
Rusya Suriye’de gittikçe daha kötü bir duruma düşerken bu Arap ülkesinde her şeyin kendilerinden sorulmaya başladığı İranlılar, öngörülebilir bir geleceğe kadar ülkenin kontrolünü ellerinde tutmayı sürdüreceklerdir. İsrail’in Golan Tepeleri ile Batı Şeria’ya yerleşmesi gibi İran da yakın bir gelecekte mezhebi ve ırkçı bir şekilde Suriye’ye yerleşecektir.
Bu konuda dikkat çekmemiz gereken bir noktada bazılarının tüm bunların gerçekleşmemesini ekonomik nedenlerle olsun iktidar merkezleri arasındaki yoğun çatışmalar nedeniyle olsun İran’da bir iç çöküşün yaşanması umuduna bağlamalarıdır.
Ancak bu beklentiye ve içinde barındırdığı tüm doğruluk payına rağmen Tahran’da mollalar rejiminin yıkılmasının hemen ardından Esed rejiminin de yıkılacağı gerçeğinin de her daim göz önünde bulundurulması gerekir.
Bu da Şam’a dönenler olsun hala tereddüt edenler olsun Arapların tamamının kendilerini yeni ve zor bir çıkmazın karşısında bulacağı anlamına gelmektedir. Ki Araplar zaten 1979 yılından günümüze kadar bu bölgede genişlemeci ve fırsatçı girişimleriyle İranlıların başlarına açtıkları birçok çıkmaz ile mücadele etmektedir.
Son olarak; tüm bu yaşananların ardından Arapların, önlerindeki seçeneklerin çok sınırlı olduğunu fiili olarak ve gerçekten anlamaları gerekmektedir.
Çünkü en başından yani 2011 yılından beri hem diğer taraflar hem de bizzat Araplar sürekli bir şekilde kendilerini nihai olarak Suriye denkleminin ve tüm bu süreçte gittikçe daha da büyüyen ve karmaşık bir hale gelen krizlerinin dışına itmişlerdir.
Öyle ki; Araplar bugün Suriye konusunda: "Geç gelmek hiç gelmemekten daha iyidir” sözü ile anlatılmak istenen durumdan bile daha kötü bir durumdadırlar...