Salih Kallab
Ürdünlü yazar. Eski Enformasyon, Kültür ve Devlet Bakanı
TT

İran’ın Suriye’yi işgalinde Araplar ‘dekor’ olmasın diye…

Arapların Suriye’ye ya da Suriye’nin Arap dünyasına dönmesi gerektiğine dair söylemler son dönemlerde arttı. Ancak şurası kesin ki bu yönde ciddi ve etkin adımlar atılmadığı sürece bazı ülkelerin Şam’daki elçiliklerini açmasından daha fazla bir şey elde edilemeyecek. Herkes yaklaşmakta olan Tunus zirvesini bekliyor. Ancak bu zirvenin zayıf Beyrut Ekonomi Zirvesi’nin bir kopyası olacağına dair ciddi endişeler de var. Hatırlanacağı üzere Beyrut zirvesi gerek gerçekleşen katılım ve gerek alınan kararlar ile İran’ın durumuna dair şunu teyit etti: İran ister doğrudan isterse Beşşar Esed rejimi, Hizbullah, Lübnan Cumhurbaşkanı Mişel Avn ile Dışişleri Bakanı ve damadı Cibran Basil’in partisi gibi bağlıları aracılığıyla olsun bu bölgede temel bir oyuncu haline dönüştü.
Bu saydıklarımız arasından Cibran Basil, Hasan Nasrallah’a olan beğenisini onu bir ‘aziz’ olarak gördüğünü söyleyecek kadar ileri vardırıyor!!
Doğrusunu söylemek gerekirse bazı Arap ülkelerinin bu konudaki ısrarı, makul ve kabul edilebilir bir gerekçeye dayanıyor. Şöyle ki; Amerikalılar, Arap bölgesini tümden değiştirmek için çabalıyor ve bu iş için en uygun aracın İhvan-ı Müslimin olduğunu düşünüyorlardı. Nitekim onlara göre İhvan, gerçekçi ve ılımlı olmakla birlikte İslam’ı kılıf edinen ve isimleri sonraları Hilafet Devleti ya da DEAŞ’a dönüşen, hâlihazırda Suriye, Irak ve Kuzey Afrika’daki bazı Arap ülkelerinde varlık gösteren radikal terör hareketlerinin karşısına dikilebilecek tek etkin güç.
Bu noktada şunu söylemek gerekir ki İhvan Lideri Muhammed Mursi’nin Mısır başkanlık adayı liberal Ahmed Şefik ile değiştirilmesi Amerika’nın bir oyunuydu. Ve bu, Raşid Gannuşi liderliğindeki Nahda Hareketi üzerinden Tunus gibi diğer Arap ülkeleri için de geçerli olabilirdi. Gannuşi’nin halen tıpkı Dr. Yusuf Karadavi, Halid Meşal ve Erdoğan gibi Uluslararası İhvan-ı Müslimin Örgütü’nün liderlerinden biri olduğuna dair güçlü bir inanç söz konusu. Erdoğan’ın ise Osmanlı Hilafeti’nin şanını yeniden kazanacağına ve 21’inci asırda Müslümanların halifesi olacağına inanılır oldu.
Amerikalılar mevcut durumun temsilcisi olarak Katar’ı seçmişlerdi. Tabii onun beraberinde Erdoğan Türkiyesi ve bu görevi yerine getirmek için her yerde varlık gösteren tüm kolları ile birlikte İhvan-ı Müslimin örgütü de bulunuyordu. Suriye meselesi de dahil olmak üzere Arapları ilgilendiren tüm meselelerin bunlara devredilmesi için ciddi çabalar gösterildi. Mısır halkının ve Mısır Silahlı Kuvvetleri tarafından desteklenen Mısırlı partilerin çoğunluğunun gerçekleştirdiği Hareket-i Mübareke olmasaydı İhvancılar şimdi Arap dünyasının gerek doğusunda, gerekse batısında Arap ülkelerinin çoğunu ele geçirmişti. Bundan dolayı Hamas Hareketi’nin 2007 yılında Filistin Kurtuluş Hareketi, Fetih Hareketi ve Filistin Ulusal yönetimine karşı gerçekleştirdiği kanlı devrimini neden yaptığını anlamamız gerekiyor.
2011 yılında Suriye’de yaşananlardan sonra Beşşar Esed rejimi, henüz erken İran müdahalesi ve 2015 yılında Rus askerî müdahalesi söz konusu değilken ‘devrik’ hale geldi. Bu önemli ülkenin İhvan’ın eline düşeceğine dair ciddi endişeler belirmişti. Özellikle de Recep Tayyip Erdoğan’ın Katar’a katılması ve Suriye Ulusal Muhalefeti’ni dağıtarak bu meseleyi hepten Suriye İhvanı’na teslim etmesinin ardından... Halbuki Suriye İhvanı’nın baba Esed rejiminin gerek Hama gerek Halep ve gerekse Suriye’nin her bir yanında kendilerine yönelik yıkıcı darbelerinden sonra etkin bir varlığı kalmamıştı.
Şimdi Amerikalıların bölgedeki olayları kontrol etmek, İslam sancaklarını yükselterek Suriye’ye ve başka sahalara girdiğini söyleyerek iyi insanları aldattığı terör örgütleri ile karşılaşmak için artık İhvan-ı Müslimin üzerine oynamadığına dair pek çok veri var. Bu meselede övgü, ilk olarak Cumhurbaşkanı Abdulfettah Sisi’nin önderliğindeki Mısır ile başta Suudi Arabistan Krallığı ve Ürdün olmak üzere diğer Arap ülkelerine ait. Nitekim İhvan, Erdoğan’ın kendisine katılmasına ve Katar’ın paralarına rağmen bu bölgede etkinlik dairesinin dışına çıktı.
Burada garip ve hatta şaşırtıcı olan şey şu ki Tahrir Meydanı’ndaki rüzgârın önüne katıp götürdüğü Mısır’ın önceki Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek, bilindiği üzere Arapların Suriye’ye ya da Suriye’nin Araplara dönmesi konusunda en hevesli isimdi. Sonraki gelişmeler onun bu tutumunu değiştirdi mi yoksa halen aynı çizgide miydi bilinmiyor. Mısırlı kardeşler, özellikle hem önceki Amerikan yönetiminde hem de bu yönetim zamanında defalarca ve üst düzeylerde Amerikalılar ile iletişime geçti.
İhvan-ı Müslimin, herhangi bir Arap ülkesinde etkin ve temel bir güç teşkil etmiyor. Mısır ve hatta Tunus örneğinde de ortaya konduğu üzere Arap dünyasının tümünü yönetmeye yetkin değiller. Erdoğan bu sahneye çok geç çıktı ve gelecek günler onun etkin olmadığını gösterecek.
Öte yandan şimdi istenen şey, İran’ın tüm Araplara yönelik tehdit ve tehlikeleri ile birlikte Suriye’den çıkarılmasıdır. Bu, 2254 sayılı BM kararının ve yeni bir Suriye anayasası ile üzerinde anlaşılan geçiş dönemi gibi çözümlerin Beşşar Esed’e yüklediği sorumluluktur. Aksi takdirde savaş ve istikrarsızlık sürecek. Hele ki muhalefet etkin ağırlığı ile sürgün varlığından vazgeçmiş ve söylendiğine göre yer altına inerek ‘gerilla’ savaşı şeklindeki askeri operasyonlarını gerçekleştirmeye başlamışken…
Rejim, sefil rejimin başkanının tabiri ile, ‘Faydalı Suriye’ uğruna her ne kadar İranlıların ve Rusların desteğini alsa da, Sünni grupları yerinden etme operasyonlarına devam etse de, sürgünlerin sayısını on milyona çıkarsa da bunların üstesinden gelemiyor.
Bunu en iyi Mısırlı kardeşlerin bildiği kesin. Onlar tüm bunların Amerika’nın ‘yumuşak’ baskısıyla İranlıları gerek askerî, gerek istihbarî ve gerekse mezhep temelli bir yerleşimci olarak Suriye’den çıkaramayacağını da biliyorlar. Ayrıca şunu da anlamak lazımdır ki İran, Arap özünü yok ederek nihayetinde Velayet-i Fakih devletine katmak istediği bu ülkede etkin hiçbir Arap varlığına izin vermeyecek.
Bu, Beşşar Esed’in İran ile çıkar çatışması yaşamaya başlayan Ruslardan baskı görse de vazgeçemeyeceği bu işgalcilerle bir arada yaşamanın mümkün olmadığı anlamına geliyor. Söz konusu işgalciler, Erdoğan ile de devam eden bir gerilim halinde. Bu gerilim, PKK başlığı altında bir çatışmaya dönüşebilir.
Sonuç olarak Cumhurbaşkanı Abdulfettah Sisi’nin şu sözünü dikkate almak gerekir:
“Beşşar Esed’in Tahran’ın desteği ile elde ettiği bunca şeyden sonra İran’ı feda etmeye hazır olduğuna inanmak bir hatadır ve onun Arap normalleşmesi için Tahran ile ilişkisini kesmesini şart koşmak da zaman kaybıdır.”
Sözün bittiği yer burasıdır. Dahası bu Arap ülkesindeki Arap varlığı, İran işgalinin ‘dekoru’ olmaktan öteye geçmiyor. İranlılar; Safevi dönemi, Muhammed Rıza Şah Pehlevi dönemi ve nihayet sarıklı devriminden bu yana bu işgalin hayalini kuruyor.
Hatırlayalım… Sarıklı devriminin lideri Ayetullah Humeyni, Arap Körfezi’nin aslında Fars Körfezi olduğu, üç Emirlik adasının da aslında İran’a ait olup ne Emirliğe ne de Araplara değil, İran’a ait kalacağı konusunda ısrarcıydı.