Diğer kültürlerde anlam olarak çok daha geniş olan bilim kavramı, Arap kültürümüzde en hafif tabirle belirsizdir. Oysa bilimden bahsedildiğinde bazıları sanki ikisi de aynı şeymiş gibi “dini bilimler” ile modern bilimleri birbirine karıştırırlar. Dini bilimler, bilinen kurallara ulaşmadıkça şüphesiz bilim seviyesine de yükselemezler. Aynı şekilde çağımızdaki gelişmelere aşina, geniş bilgi ve kültür sahibi, modern bilim metodu hakkında bilgili olmadıkça hiç kimseye inanıp güvenemeyiz.
Aralarında sosyal bilimlerin de olduğu tıp, mühendislik ve bütün modern bilimlerin başlangıcında Batı’daki bazı kişiler, bu bilimlerin insanları sosyal olguların yorumlanmasında mitlerden ve astrolojiden uzaklaştırarak olguların tanımlanmasında zihinsel yoruma yaklaşmaya ve buna göre gelişimlerini öngörmeye yönelteceğini düşünüyordu. Bu bilimler bugün o kadar gelişti ki genel kurallarına aykırı bir şey görüldüğünde, kendisi anormal, büyücülük, hem çağdışı hem de akıldışı çarpık bir düşünce biçimi olarak kabul edilmektedir.
Suriye çölünde DAEŞ’ten kurtarılan kadınların görüntüleri kuşkusuz form ve içerik olarak akıl tutulmasını ifade etmektedir. Yaşadıkları bir önceki toplumda bir düzeye kadar eğitim görmüş hatta bazıları Avrupa şehirlerinde yaşayan bu kadınlar; taş devri insanın zihniyeti ile bağlantılı çarpık düşüncelere boyun eğmeyi, teslim olmayı, güçsüz ve aciz bir hale gelmeyi, tozlu ve bazılarının gözler için deliklerin bile bulunmadığı ağır siyah elbiseler içinde bütün dünyadan izole edilmeyi nasıl kabul edebildiler?
Orada var olmaları ve o ortama uyum sağlamaları için onları kimse zorlamamış ve kendi istekleri ile bunu yapmış gibi görünmektedirler ki bu gerçekten de çok ilginçtir. Bir insanın özgürlüğünden vazgeçmesi, kendisini bilinmezliğe sürükleyenleri takip etmesi, mantığın kabul edemeyeceği ve akli bir kanıta dayanmayan gizemli fikirlere kutsallığa varacak derecede saygı göstermesi gerçekten de dikkat çekicidir. Hatta bu kadınlardan bir tanesi peçe takmak istediği ve Fransa’da içinde yaşadığı çevrede bunu yapmasına izin verilmediği için DAEŞ’e katıldığını belirtmiştir. Ama aslında asıl ülkesi olan Tunus’ta bunu yapabilirdi. Sadece peçe takmak için DAEŞ çölüne kadar gitmesine ne gerek vardı?
Bu mantığın iflas etmesi midir, yoksa akılların esir alınıp doğru yerine çarpık düşüncelere teslim olmak mıdır? Ya da bu olgu bundan çok daha derin olup bu kadın ve erkeklerin kendilerini tehlikeli bir cehenneme atmalarının ve sonuçlarını düşünmeden toplumlarından ayrılmalarının arkasındaki kişisel nedenleri anlamak için daha detaylı bir araştırma ve çalışma mı gerekmektedir? DAEŞ’in yuvaları boşaltılıp silahlar sustuğunda geriye hala etkisi altında olan bir çevrede kendisini yenilebileyen kara bir düşünce kalacaktır. Hatta bazı fırsatçı politikacılar onu yeniden diriltip kendi çıkarları için kullanmaya güçlerinin yettiklerini düşüneceklerdir. Yani mesele çok daha geniş bir halkaya işaret etmektedir.
Aynı şekilde kendi içine kapanmış zihinler içerisinde itici bir güç oluşturan düşüncelerle karışmış ve yoğrulmuş, kör, belirsiz ve kesin düşüncelerle çevrilmiş bir kültür doğuran ve uzun bir süre önce bizleri vuran kültürel bir depreme işaret etmektedir. Bütün bunlar sonuncusu DAEŞ olan ve düzeltilemeyen davranışsal önyargılara yol açmıştır. Ama DAEŞ bunun tamamı değil sadece bir parçasıdır.
Sırtlarında farklı doktrin ve mezhepleri taşıyan etrafımızdaki bu gruplar, dışarıdan bakıldığında gökkuşağının renkleri gibi rengarenktir. Bazıları ılımlı bir görünüş sergilemeye eğilimli iken aynı örneğin karşı tarafındakiler sosyal ve kişisel olarak aşırılıkta öyle ileriye giderler ki, aşırılığın geniş sahasında insan kardeşlerini ve kendi milletinden olanları öldürmekten, ülkeleri yıkmaktan kaçınmazlar.
Herkes birbirini besleyen tek bir düşünce kabından içmektedir. Aynı şekilde kadınları ve kendilerinden farklı düşünenleri küçük görmekte birleşmektedir.
Çevremizde gördüğümüz aşırılığın nedeni; bu gibi kişilerde gerçeğe tamamen sahip olduklarına yönelik var olan genel duygudur. Bu duygu; insanların farklılıklardan nefret etmesine ve gerçekçi olmayan bir şekilde diğerlerinden üstün olduğunu hayal etmesine yol açan hastalıklı bir duygudur. Bazıları sözlü aşırılıktan aşamalı bir şekilde davranış, giyim ve şiddette aşırılığa evrilir. Bu aşamada insan, kendi taşıdığı düşüncelerin tartışılmaz ve kesin bir şekilde doğru, diğerlerinin taşıdığı fikirlerin tamamen yanlış, sapık, kafirce olduğuna ve sahiplerinin ortadan kaldırılması gerektiğine inanır. Bu, sadece kendisine inananların zihinlerinde var olan, çoğu zaman ne tarihi bir kökü ne de mantıksal bir temeli olmayan mutlak düşüncelerden ya da bağlamından çıkarılmış ifadelerden beslenen kültürel bir fantaziye teslim olmaktır.
Yukarıda bahsettiklerimize bir örnek olarak; 20. yüzyılın başında ortaya çıkan Müslüman Kardeşler’den bu yüzyılın sonunda ortaya çıkan Sahva (Uyanış) Hareketi’ne kadar, siyasal İslam literatüründe kâfir olmak ve yoldan çıkmakla suçlanan, adı her anıldığında kendisine lanetler yağdırılan Arap kültürel şahsiyet olan merhum (kendisi hakkında yazılanlardan bazıları kendisini merhum olarak anılmasını bile yasaklamaktadır) Kasım Emin’i vermek istiyorum. Bilhassa kendisini seçme nedenim de bazıları tarafından Kasım Emin’in –belki de biraz abartı ile- kadınların özgürleştirilmesi çağrısında bulunan reformcu biri olarak nitelenmesidir.
Bana göre günümüze kadar ona söven ve hakkında kötü şeyler söyleyen herkes aslında onun yazdıklarını okumamıştır. Çünkü okumuş olsalardı Kasım Emin’in; kadınların ilköğretim aşamasında eğitim görmesini ardından anne olmaya hazırlanmak için evine dönmesi çağrısında bulunduğunu görürlerdi. Ona göre kadının iyi ve doğru bir nesil yetiştirmesi için aldığı bu kadarcık eğitim ve okuryazarlık yeterlidir. Hiç kimse onun yazılarındaki bu gibi ayrıntılara dikkat etmemiş ve basın alanındaki bazı coşkulu ve gayretli kalemlerin, görüşlerini bolca “baharat” ekleyerek sunmaları da bu yanlış anlaşılmayı arttırmıştır.
Sözün özü; sadece bu nedenle siyasal İslam ve Sahva’dan nesillerin ortaya koyduğu birçok literatürde Kasım Emin’in adı anıldığında kendisi sövülüp lanetlenmiştir. Bu, bir yalanı uydurup ona inanmanın en açık ve net kanıtıdır ve bir söylentiye dayansa dahi farklı olana nefreti büyüten bir davranıştır. Dün olduğu gibi bugün de siyasileştirilmiş bazı Sahva grupları; özellikle de etkili reform projelerine sahip kişiler başta olmak üzere günümüzdeki çalışkan ve reformcu politikacıları literatürlerindeki nefret edilecek kişiler listesine dahil eden, onların çalışmalarını kötüleyen, onlardan korkutan ve projelerini kınayan kitaplar (evet, birçoğu internette var olan) kitaplar yazmaya yönelmektedir.
Piyasada var olan “Arapların Atatürk’ü” benzeri kitaplar, bu kişilerin destekçileri arasında sahip oldukları “kişisel popülerliği” öldürmeyi amaçlasa da kendisine destekçilerden çok akıllarından doğru düşünme yetkisini alan kişiler inanmaktadır.
Bağnazlıktan DAEŞ’çilere farklı düzeylerde olsalar da bu aşırılıkçı kişiler; medeniyet ve insanlığın ortaya çıkardığı dev ve geniş kazanımları ve insanlık yararına bunlardan yararlanma çabalarını en hafif tabiriyle “insanları dini vecibelerini yerine getirmekten alıkoyan şeyler” olarak görmektedir. Aynı şekilde bu iddia ile onlar “dini vecibeleri” savunmayı kendi tekellerine almış gibidirler. Bu iddia ise propagandası düşünsel bağışıklığını kaybetmiş kitleler arasında yapılan zayıf bir iddia ve nesnel olmayan bir genelleştirmedir. Çünkü dini vecibeler bu medeni ürünlerin sahibi olan Batılı şehirlerde de açık ve net bir şekilde yerine getirilmektedir.
Dolayısıyla bunu bir kez daha onun karşısına koymak doğru düşünce sahibine uymayan bir davranıştır. Doğrusu dini vecibelerin ihmal edilmesinden korkulduğu gerekçesinin halkların ilerlemesi ve gelişmesi hatta istikrarı üzerinde ne kadar çok olumsuz etkileri olmuştur. Bu nedenle halkın hayal gücü en azından Körfez ülkelerinde bu hurafeye inanmadığını belirtmek için şu kesin ve zekice sözü geliştirmiştir: ”Namazın kalbini ele geçirdiği kişi onu kaçırmaz”.
DAEŞ’e karşı yürütülen savaşta cephedeki silahların susmasının depremin etkilerinin sona erdiği anlamına gelmediğini bilmemiz gerekir. Bu etkiler eleştirel düşünceyi yüceltmeye, okullarımız, üniversitelerimiz ve camilerimiz ile ilgilenmeye, diğer halkların deneyimlerini akılcı bir şekilde okumaya yöneldiğimiz zaman sona erecektir. Bir halk ya da bölge için içerisindeki bir grubun kesin ve tek taraflı düşünceleri benimsemesi ve her dakika birbirine daha çok yakınlaşan bir dünyadan kendisini izole etmesinden daha yıkıcı bir şey yoktur.
Son olarak; Kuveyt’teki karayollarında son zamanlarda kısa kollu ve göğsünde büyük bir daire içinde “DAEŞ”in simgesinin, ama kırmızı bir arka plan ile yer aldığı bir gömlek giymiş bir genç ile “senin yolunda yürüdüm” ifadesinin yer aldığı bir reklam yayılmıştır. Kuşkusuz bu, bir başka belirsiz mesaj gönderme çabasıdır.
TT
Silahların susması yetmez
Daha fazla makale YAZARLAR
لم تشترك بعد
انشئ حساباً خاصاً بك لتحصل على أخبار مخصصة لك ولتتمتع بخاصية حفظ المقالات وتتلقى نشراتنا البريدية المتنوعة