Osman Mirgani
Şarku'l Avsat'ın eski editörü
TT

​Suça ortak olanlar

Yeni Zelanda’daki 2 camide yaşanan katliamı gerçekleştiren terörist, adı, şekli ve başına takmış olduğu video kamerasıyla o anları kaydedip sosyal medya platformları aracılığıyla bütün dünyaya canlı yayın yaptığı korkunç suç ile tanındı.
Bu suçu sadece “yalnız kurt” tarafından işlenmiş bireysel bir davranış olarak mı görmeliyiz yoksa tartışılması ve araştırılması gereken başka etkenler olduğunu düşünerek mi?
Bu teröristin kötü niyetli düşüncelerini besleyen, kendisi ile aşırılık yanlısı ve ırkçı sağcı grupların düşüncelerini yaymalarını kolaylaştıran ortama bilerek ya da bilmeyerek veya ihmalkârlık ile katkıda bulunduklarını görmezden gelemeyeceğimiz ortaklar da var mıdır?
Katliamdan hemen sonra birçok siyasi taraf ve medya kuruluşu vakit kaybetmeden sosyal medyayı ve özellikle de katliam videosunun yayılmasını engellemeyi başaramadığı için Facebook’u suçladı. Sosyal medya şirketlerinden hesap sorma mantığının güçlü bir kanıtı olsa da sadece onlara odaklanmak ile bu zor sorun çözülmeyecektir. Çünkü diğer siyasi taraflar ile medya kuruluşları da sorumluluğun bir bölümünü üstlenmektedir.
İlk olarak, son yıllarda bilhassa genelde göçmenleri, özelde ise Müslümanları hedef alan birçok saldırının ardından araştırmacıların, uzmanların ve güvenlik organlarının büyük bir çoğunluğu arasında aşırılık yanlısı ve ırkçı sağcı tehlikenin yükselip taşıdığı terör riskinin büyüdüğü konusunda bir ittifak var. Ancak bu tür hareketleri ve (terörist) saldırıları tasnif etmekte hala bir belirsizlik ile karşı karşıya olduğumuza vurgu yapmalıyız.  
Bir Müslüman silahlı bir saldırı düzenlendiğinde aksi ispatlanana kadar hemen terörist olarak nitelenirken aşırılık yanlısı ve ırkçı bir sağcı bu tür eylemlerde bulunduğunda hakkında farklı vasıflar kullanıldığını ve kendisini terörist olarak nitelemekte isteksiz ya da yavaş davranıldığını görürüz. Başbakan Jacinda Ardern’in ilk andan itibaren terörist bir eylem olarak nitelediği Yeni Zelanda saldırısında bile medya kuruluşları saldırıyı gerçekleştiren kimseye terörist demek yerine “katil”, “ateş açan” ve “suçlu” gibi vasıflar kullanmayı seçti.
Yeni Zelanda Başbakanı Ardern meclis önünde, işlediği suç ile ulaşmayı istediği şeyler arasında bulunan şöhretten kendisini mahrum etmek için katil teröristin adını hiçbir zaman söylemeyeceğini belirttiğinde çok iyi yaptı.
Başbakan şunu da vurguladı, “O bir terörist, katil ve aşırılık yanlısı ama ondan bahsettiğimde bir hiç olarak kalmayı sürdürecek.” Diğerlerini de katilin değil kurbanların adını hatırlamaya davet ederek, “O suçlu olarak ünlenmeyi istemiş olabilir ama Yeni Zelanda’da bizler ona hiçbir şey vermeyeceğiz. Hatta adını bile anmayacağız”dedi.
Ancak medya kuruluşları bir yandan bu etkili sözleri yayınlarken diğer yandan haberlerinde ve konularında bu katil teröriste geniş yer vermekte, adını ve fotoğrafını onlarca kez yayınlayarak bir nevi istediği şeyi gerçekleştirmekteydi. Terör konusunda bir çifte standart uygulamaktadır.
Terör eylemleri Müslümanlar tarafından düzenlendiğinde farklı, beyaz aşırılık yanlısı ve ırkçı sağcılar tarafından işlendiğinde ise farklı bir tepki verilmektedir. Birinci durumda Batı’daki birçok politikacı ve medya kuruluşu “Müslüman terörist” ya da “İslamcı radikal terörist” gibi ifadeleri kolayca kullanırken ikinci durumda üslubun hemen değiştiğini, bu suçun “bireysel” ya da yalın bir suçmuş gibi ele alındığını, suçluya örneğin “beyaz terörist” gibi açık ifadeler ile işaret edilmediğini fark edebiliriz. Bir renk, din veya ırkı suçlu gösterme ihtiyacının birden ortadan kalktığını görürüz. Bu saldırıyı gerçekleştiren kişi normal bir suçlu, suçu da klişelerden ve çarpık bir imaj yaratan öngörülerden uzak normal bir suç haline gelir.
Endişe verici şekilde büyüyen İslamofobi bir hiçten doğmamıştır. Bilakis olumsuz siyasi açıklamalar ve medya kuruluşlarının Müslümanlar hakkında “geri kalmış”, “terörist” ve “kana susamış” gibi klişeleri yayan ve kökleştiren sorumsuz yayınları da buna katkıda bulunmuştur. Aynı şekilde İslam bayrağı ve sloganları altında suç işleyen terörist ve aşırılık yanlısı grupların da İslam ve Müslümanların karalanmasında büyük sorumluluk sahibi oldukları doğrudur. Ama terör ne İslam kaynaklıdır ne de diğer din mensupları dışında sadece Müslümanlar ile sınırlıdır.
Yeni Zelanda’dan önce ABD ve Avrupa; aşırılık yanlısı ırkçı sağcı hareketler ya da ırkçı, ulusalcı ya da ayrılıkçı güdüler temelinde hareket eden aşırılık yanlısı hareketler olsun Müslüman olmayan kişiler tarafından düzenlenen terör saldırılarına tanıklık etmiştir. Ancak sadece Müslümanlar terörist olarak damgalanmış ve bu suçlama ile bütün Müslümanlar küçük ve izole edilmiş bir azınlık ile aynı sepete konmuştur.
Göç ve göçmen karşıtı sloganlar ve politikaların birbirine karıştığı bu hava, aşırılık yanlılarını nefrete teşvik etmektedir. Ayrıca bu durum teröristler ile saplantılı kişileri cezbetmek için bazı karanlık odakların yararlandıkları bir ortam yaratmıştır. Yeni Zelanda katliamı bireysel bir eylem değildir. Bilakis ABD, Avrupa ya da Kanada’da olsun Müslümanları hedef alan diğer eylemlerin bir devamıdır. Ayrıca İslam ile Müslüman karşıtlığının küresel boyutları olan bir mesele haline geldiğini, ırkçı ve aşırılık yanlısı sağcı hareketlerin nefret söylemini yaymak, yeni üyeler kazanmak ve cezbetmek için bundan yararlandığını da bir kez daha vurgulamaktadır.
Bu aşırılık yanlısı söylem ile yüzleşme ve ırkçı sağcı hareketlerle mücadele sorumluluğu, siyasi taraflar ile güvenlik organlarının bu konuda çaba göstermelerini ve medya kuruluşlarının bilinçli olmalarını gerektirmektedir. Bu bağlamda, sadece sosyal medyayı suçlayıp geleneksel medya kuruluşlarının sorumluluklarını, aşırı sağcı kitlelerin hoşuna gitmeye çalışan ya da göçmen karşıtı duyguları alevlendiren veya Müslümanları şeytanlaştıran bir dil ve sloganlar kullanan siyasilerin rolünü görmezden gelmek fayda getirmeyecektir.
Sosyal medya araçları, platformlarında yayınlanan içeriklerin sorumluluğunu kesinlikle üstlenmektedir. Çünkü sayfalarında yalan bir habere ya da yasalara aykırı bir konuya yer verdiği için bir gazeteden hesap sorulup hatta mahkûm edilirken Facebook, Twitter ya da Youtube gibi şirketleri bu tür içerikleri platformlarında yayınlanmaktan sorumlu tutmamak mantıklı değildir.
Bu sosyal medya araçları sahip oldukları çok sayıda kullanıcı ve içeriklerin hızlı bir şekilde paylaşılması nedeniyle büyük bir güç ve nüfuz kazanmıştır. Bu da platformlarında yayınlanan ve paylaşılan içeriklerin kontrol edilmesinde kendilerine büyük bir sorumluluk yüklemektedir. Örneğin Facebook’un aylık 1 milyar 300 milyon, Youtube’un 1 milyar 900 milyon, WhatsApp’ın 1 milyar 400 milyon, Instagram’ın 1 milyar ve Twitter’ın yaklaşık 326 milyon kullanıcısı bulunmaktadır.
Son yıllarda sosyal medya platformlarının aşırı şiddete, nefret söylemine ve teröre teşvik etmek için kullanılmasını ya da istikrarsızlık yaratmak amacıyla belirli içerikler yayınlamaya çalışan bazı devlet ve tarafların elinde bir araç olmasını engellemek için sosyal medya şirketlerine ne gibi yükümlülükler getirilebileceği hakkındaki tartışma artmıştır.
Artan bu baskılar sonucunda bazı şirketler, zaralı içerikleri belirleme, silme ya da yayılmasını sınırlamaya yardımcı olacak araç ve teknikleri kullanmaya başladı. Ama bu çabalar hala başlangıç aşamasında ve paylaşılan içeriklerin boyutunun büyüklüğü ve yayılma hızı göz önüne alındığında aşılması gereken birçok engel de bulunmaktadır.
Ancak bütün bu engeller aşılsa bile bu, aşırılıkçı ve ırkçı sağcı hareketlerin beslendiği bütün bataklıkları kuruttuğumuz anlamına gelmemektedir. Çünkü bunun için bir şekilde bu zehirli ortam ve havanın yaratılmasına katkıda bulanan diğer ortakların da çabalaması gerekmektedir.