Çıkmaz, tüm seçeneklerin imkânsız hale geldiği durumdur. Bu, bireyler için geçerli olduğu gibi ülkeler için de geçerlidir.
İngiltere Başbakanı Theresa May, 29 Mart’ta gerçekleşmesi planlanan AB’den ayrılma (Brexit) hedefine ulaşmanın imkânsız hale gelmesinin ardından, İngiliz halkına konuşmak için kürsüye çıktığunda, seçeneklerin gitgide azaldığı bu durumu onlara da anlatmak istemişti.
Zira seçenekler azalırsa ayrılmayı (Brexit) uygulamak imkânsız hale gelecektir, ya da AB’ye geri dönüş bedelinden daha yüksek bir bedel ödemek durumunda kalınacaktır.
“İngilizlerin karşı karşıya kaldığı çıkmaz” aslında karar verme yeteneklerini tamamen kaybetmiş olmalarıdır.
Hiçbir analist veya gözlemci böyle bir politik öngörüde bulunmamıştı. Esasında mesele ilk başta, Başbakan David Cameron'un AB’den ayrılma fikrini referanduma sunma kararı ile başlayan öngörülebilir bir deneyimdi. Ancak ne var ki İngiliz halkının sadece politik olarak değil, duygusal, psikolojik ve ulusal olarak da bölündüğü bir sonuç ortaya çıktı. Cameron istifa etti çünkü kendisi AB’de kalma taraftarıydı. Muhafazakâr Parti içinde dahi bölünmüşlükler yaşanınca, Teresa May’ı –o da AB’de kalma yönünde oy kullanmıştı- seçmek dışında herhangi bir çözüm kalmamıştı, zira çıkışa (Brexit) liderlik edebilecek daha güçlü bir kimse yoktu.
Başbakan, yüzyıllar boyunca birikmiş muazzam bir politik geleneğe sahip ‘Büyük Britanya’ fikrine inanan birisidir. İngiltere’nin büyük bir dağın başında yaşayan bir ülke olduğunu tasavvur ediyor.
Diğer taraftan ise, Avrupa Birliğini (AB) ortaya çıkaran ve onun temelini oluşturan Maastricht Anlaşmasının (1992) Birlikten nasıl çıkılacağını özenle düzenlediğine de inanmış birisidir. Zira 50. Madde bunu düzenlemekte, farklı çıkarları dikkate almakta ve korumaktadır. Hiç kuşkusuz birlikten ayrılmanın (Brexit), özellikle de entegrasyon/bütünleşme sonrası ayrılmanın olumsuz ve olumlu etkileri olacaktır.
Tarihte bu sistemden ilk ayrılan ülke İngiltere değildir. Grönland, 1973'te İrlanda ve İngiltere ile beraber Avrupa Birliğine katılmasına rağmen, 1982'de Danimarka'dan ayrılıp bağımsızlık kazandığında, yapılan referandumda AB’den ayrılma yönünde oy kullanmıştır.
Uygulamada ise, İngiltere'nin tarihsel tecrübesi ve geleneksel birikimi, Theresa May'e mümkün olan en az zarar ve en fazla fayda ile güvenli bir şekilde Birlikten çıkma imkânı vermedi, zira Avrupa Birliği'nin geçmiş yıllar boyunca oluşan kuralları ve içi içe geçmiş çıkarları böylesi kolay bir ayrılığı mümkün kılmamaktadır.
AB deneyimi, insanlık tarihindeki en büyük siyasi mühendislik hamlesidir. "Savaşı düşünülemez ve pratik olarak imkânsız hale getirmek" için kurulmuştur. Dolayısıyla Birlikten ayrılmanın kolay olması mümkün değildir.
Tersine bir mühendislik hamlesi elbette ki son derece zor olacaktır, zira Birliğin 28 Üyesi var ve bu devletlerin karşılıklı girift çıkarları, uzlaşıya dayalı dikkatli bir çıkışı zorunlu kılmaktadır.
Bu durumda yapılacak tek şey, ortak çıkarları ve etkileşimi koruyan "yumuşak" bir çıkış yapılmasıydı. En karmaşık mesele ise İngiltere ile AB arasındaki ortak sınırın, İngiltere'nin bir parçası olan Kuzey İrlanda olmasıydı. Ancak bu adanın söz konusu çıkışta pazarlık malzemesi olması, çıkışın destekçilerinin arzu ettiği bir şey değildi, onlar İngiltere’nin AB’den hiçbir anlaşma yapmadan çıkmasını istiyorlardı. Ancak bu bakış açısının Theresa May'e maliyeti ağır olurdu, zira İngiliz-Avrupa ilişkilerinin geleceği tehlikeye gireceği gibi İskoçya ve Kuzey İrlanda bölgeleri anlaşmasız ve güvenli olmayan bir çıkıştan olumsuz etkilenecekti. Daha da tehlikelisi, İngiliz Avam Kamarası, Anglo-Sakson iki taraflılık geleneğini bir tarafa bırakmıştır. “İşçi ve Muhafazakâr” iki parti hiçbir meselede bu konuda olduğu gibi bir tavır ortaya koymadılar. Bu iki parti ve diğer partilerde AB’den çıkışı savunlar olduğu gibi kalmayı savunanlar da vardı. Çıkış belgelerine dair oylamada referandumdaki sonuçlar dikkate alınmış olsa da, sonuç her zaman Birlik ile kararlaştırılan anlaşmanın reddedilmesi şeklinde tecelli etti.
İlginçtir, Avam Kamarası bu reddetmeyi, hükümete yönelik güven oylamasında kullanmadı, aksine ayakta kalması yönünde oy kullandı. Üyeler henüz yeni bir seçim için hazır değillerdi. AB’den çıkışı savunanlar ile kalmayı savunanlar arasındaki uçurum kapatılabilecek gibi değildi, dolayısıyla mesele üç ay ertelendi. Şu sorunun cevabı hala merak ediliyor: Geçtiğimiz üç ayda gerçekleştirilemeyen bir başarı, önümüzdeki üç ayda nasıl gerçekleştirilecek? AB’de kalma taraftarları, İngiliz halkının önceki seçimlere kıyasla daha da bilinçlendiğini, çıkışın ne kadar maliyetli bir konu olduğunu daha iyi idrak ettiğini öne sürerek yeni bir referandum talep ediyor. Fakat başta Theresa May olmak üzere çıkış (Brexit) destekçileri böylesi bir adımı İngiliz demokrasisine en büyük ihanet olarak görüyorlar. Hatta gelecekleri için bir tehdit olarak görüyorlar, çünkü yeni bir oylamanın ve farklı bir sonucun cehennemin kapılarını açacağına ve birçok yeni referanduma kapı aralayacağına inanıyorlar.
Belki de referandum, meselenin tamamındaki en temel hata idi. İngiltere’nin dünyaya “demokrasi” hakkında öğrettiği temel ders, milletin egemenlik hakkını doğrudan değil de, seçtiği temsilciler aracılığıyla kullanmasıdır. Temsili Demokrasi adı verilen bu sistem yıllar boyu elde edilmiş tecrübelere dayanmaktadır.
Ulusal çıkarlara ulaşmada liyakat mantığı esas alınmıştır. ‘Brexit’ tecrübesi ‘kitlelerin’ ve ‘halkların’ karar vermelerine güvenmenin ulusalcılığa, popülizme, politik demagojiye kapı aralayacağını kanıtladı. Göreceli ağırlıklar çakışmaya başladığında çıkmazlar ve karasızlıklar kaçınılmaz hale gelmektedir. Dolayısıyla kritik konularda halkın görüşüne doğrudan başvurmak(referandum) isabetli bir eğilim değildir.
Bilindiği üzere Avrupa Birliğinin temelleri 1951’de Demir Çelik Endüstrisini düzenlemeye yönelik imzalanan Paris Antlaşması'yla atıldı. Ardından Roma Antlaşması’nı (1958) imzalayarak Avrupa Ekonomik Topluluğu’nu (AET) ve Avrupa Nükleer Enerji Örgütü'nü kurdular.
Maastricht Antlaşması'yla Avrupa Topluluğu, Avrupa Birliği adını almıştır. 1997’de yürürlüğe giren Amsterdam Anlaşması, 2001’de imzalanan Nice Antlaşması, 2007’deki Lizbon Anlaşması sürecin önemli basamaklarıdır. Tüm bunlar, Avrupa ülkeleri yükselen bir ulusal duyarlılık döneminden geçse bile, çıkılması zor bir yapı yarattı.
Görünen o ki Avrupa “kimliği” netliğini kaybetti. Politik, ekonomik ve sosyal olgunluğun farklı aşamalarından geçen üye ülkelere manevi destek sağlayamaz hale geldi. ‘Brexit’ tecrübesinden çıkaracağımız ikinci ders de budur.
Üçüncü ders ise; Genel olarak Avrupa deneyimi, dünyadaki “küreselleşme” deneyiminden tamamen kopuk değildir, çeşitli nedenlerle ortaya çıkmış bulunan liberal gelenekler ile de bir şekilde irtibatlıdır.
Belki de bunlardan en önemlisi, Afrika ve Ortadoğu'dan göç ve mülteci akımı meselesidir.
Dünyadaki bu kriz Avrupa'ya da sıçramış durumda, dolayısıyla İngiltere’ye yansıması AB’den çıkış tecrübesi şeklinde oldu. Fakat dünya, İngiliz ikileminin çözülmesini ve Theresa May'in bu çıkmazdan kurtulmasını beklemiyor.
ABD’de Donald Trump’ın, Rusya’da Vladimir Putin’in ve Çin’de Xi Jinping’in önderliğindeki mevcut etkileşimler ve hamleler üç kutuplu bir dünyayı hazırlıyor.
Avrupa ise uluslararası ilişkilerde dördüncü bir kutup olma şansını kaybediyor.
TT
İngilizlerin karşı karşıya kaldığı çıkmaz
Daha fazla makale YAZARLAR
لم تشترك بعد
انشئ حساباً خاصاً بك لتحصل على أخبار مخصصة لك ولتتمتع بخاصية حفظ المقالات وتتلقى نشراتنا البريدية المتنوعة