Geçtiğimiz üç hafta boyunca, aklın dindeki rolü etrafında yapılan pek çok tartışmayı gözden geçirdim. Ayrıca içtimai ve yasal kurallar için felsefi bir çerçeve oluşturan değerler ve etik kuralların belirlenmesinde aklın rolünü de irdeledim.
Bu tartışmalar, yaygın bir suçlamayı reddederek makaleye başlamama neden oldu. Güya aklın dini değerini inkâr edenlerin hedefi, insanları kendilerine ihtiyaç duyar halde-karanlıkta- bırakmak, ardından cahillerin ve gafillerin pahasına bile olsa istediklerini uygulamak için bu ihtiyaç halinden yararlanmak.
Aslında bu yeni bir suçlama değil, Marksist literatürde de benzer suçlamaları görmüştüm. Fakat insaflı olmak gerekirse, bu görüş sahiplerine yöneltilen bu şekildeki bir suçlamayı haklı çıkartan bir referans bulamadığımı ifade etmeliyim.
Bilakis katılayım veya katılmayayım, iddialarını üzerinde durup düşünmeye değer güçlü delillere dayandırdıklarını gördüm. Açıkça şunu söylüyorlar: İnsanların akılları arasında bir eşitlik söz konusu değildir, dolayısıyla biri doğru çıkarımlar yapabilirken diğeri hatalı bir çıkarımda bulunabilir. Her türlü tahriften korunmuş olan nass ise hatadan münezzehtir.
Bu argüman genel olarak dini hükümleri tesis etmede aklın işlevini inkar eden ya da akla kısmen bir rol yükleyenlerin tutumunu güçlendiren beş sağlam argümandan biridir.
Diğer dört argüman da şu şekildedir:
A) İnsanların görüşleri ve zihinsel çıkarımları kişiden kişiye farklılık gösterir. Bilakis aynı şahsın farklı zaman dilimlerindeki çıkarımları dahi farklı olabilir. Bu kadar istikrarsız bir zemin üzerine dini bir hüküm veya ahlaki bir değer nasıl inşa edebiliriz?
B) Yüce Allah’ın ortaya koyduğu hükümler, her türlü kusurdan uzak Yüce Yaradan'ın o konuya ilişkin sonsuz bilgisine dayanmaktadır ve bu bilginin gerçekliği kesindir, zira bırakın cehaleti en küçük bir şüpheyi dahi içerisinde barındırmamaktadır.
İnsanın konulara ilişkin bilgisi ise tecrübelere dayalıdır. Bu bilginin doğruluğu kesin değildir ve nadir durumlar dışında kesinlik dercesine ulaşmaz. Akıl genellikle gerçeğe yakın kuvvetli kanaat ile hüküm verir. Gerçekliğe dayalı bilginin soyut bilgiye tercih edilmesinde de aynı kural geçerlidir. Zira gerçekliğe dayalı bilgi daha kuvvetli bir kanaat oluşturur.
C) Bazı ilahi hükümler ve emirler, insanların bilmesi mümkün olmayan bazı sebeplere/illetlere ve hikmetlere bina edilmiştir. Sırf Allah (c.c.) emrettiği için hikmetine ve illetine bakılmadan Allah’ın rızasını umarak itaat edilir, zira bunlar taabbudi* hükümlerdir; aklın idrak edip etmemesine bakılmaz. Bu hükümlerin aklı aşan bir yönü vardır, dolayısıyla aklın bu hükümlerin illet ve sebeplerini tam anlamıyla kavraması mümkün değildir.
D) Mükellefin ilahi emirleri yerine getirirken tek bir amacı vardır; Allah’a yakınlaşmak ve O’nun rızasını kazanmak… Maddi veya manevi herhangi bir kazanç elde etmesi veya bir zararı defetmesi zaruri değildir. Bu mümin hakikati anlamıştır, Allah’ın rızasını kazanmanın ilahi bir lütuf olduğunun da farkındadır.
Bu argümanlar, dini hüküm tesis etmede aklın rolünü inkâr edenlerin söylediklerinin bir özetidir. Diğer taraftan, aklın rolünü önemseyenler de, sözlerini desteklemek için sağlam argümanlar sunmaktadır. Sözgelimi; İman etme ve dini hayata hayat kılmada esas olan akıldır. Aklı olmayanın dini de yoktur.(Hadis) Bilakis akıl dinden önce gelir, zira akıl sahibi olmak dinî açıdan mükellef olmanın ön şartıdır. Sadece özgür seçim ile elde edilen iman geçerlidir. Özgür seçim, idrak eden bir akılla mümkün olabilir.
Mantık, dini hükümlere kaynaklık etme bakımından akıl ve nassın/naklin eşit olması gerektiğini söyler. Çünkü Hz. Ali’nin ifadesine göre nass “Kendi kendini ifade edemez, onu dillendirecek bir tercümana ihtiyaç vardır, o da akıl sahibi insandır.” Dolayısıyla, nassı anlamada aklın rolü inkâr edilemez. Vahye dayalı bilgi, hüküm ve konular ancak akıl ile idrak edilebilir.
Tüm bunlar aklın kavrayamayacağı şeyler değildir. Ya aklın işlevini kabul eder, nassları da bilimsel eleştiri araçlarını kullanarak anlayıp hayatımızda uygularız ya da aklın işlevini görmezden geliriz, böylece ilahi metin yani nass herhangi bir bilimsel veya bilimsel olmayan anlayış için açık bir alan haline gelir.
Başka bir deyişle, aklın rolünü reddedenler, nassın durumunu belirleme ve tatbik edilebilir hale getirme konusundaki zorunlu işlevini inkâr edemiyorlar. Bu paradoksla nasıl başa çıkacaklar? Meselenin özü de aslen budur, diğer noktalara -kısmet olursa- ileride yeniden değineceğiz.
*Taabbudi: Kullukla ilgili
TT
Dini hükümlerin kaynaklığı bakımından ‘akıl’
Daha fazla makale YAZARLAR
لم تشترك بعد
انشئ حساباً خاصاً بك لتحصل على أخبار مخصصة لك ولتتمتع بخاصية حفظ المقالات وتتلقى نشراتنا البريدية المتنوعة