Lübnan: Açlık IMF ile mi yarışıyor?

Lübnan: Açlık IMF ile mi yarışıyor?

Cumartesi, 16 Mayıs, 2020 - 09:15
Racih Huri
Lübnanlı yazar

Lübnan hükümetinin, Hizbullah’ın daha sonra çekince sınırlarına çekilen muhalefetinin ardından Cumhurbaşkanı Mişel Avn’ın “ekonomiyi kurtarma” planını desteklemek için “zorunlu bir geçiş” haline geldiğini belirttiği Uluslararası Para Fonu (IMF) heyeti ile bir dizi zorlu ve hassas müzakereleri başladı. Bunun yorucu bir süreç olacağı, Lübnan’a finansal olarak sürüklenmekte olduğu iflas boşluğundan çıkmasına yardımcı olacak sonuçlara ulaşmasının kesinlikle garanti olmadığı açık ve nettir. Lübnan’da işsizlik oranlarının artması ve yüzde 52’yi geçmesi, yoksulluk sınırı altında yaşayanların yüzde 35’e ulaşması, iflas eden devletin kan kaybı devam edip yakıt, un ve ilaç gibi gerekli ihtiyaçların alımını finanse etmek için insanların Merkez Bankası’nda bulunan mevduatlarına güvenmesi, büyük bir halk patlaması yaşanmasına yönelik korkuyu artırıyor.

Ancak bu delik hatta nerdeyse her şeyi yutan bir dizi kara deliği olan bir sepet. Bu nedenle, son günlerde dikkatler Lübnan ve Suriye arasındaki kontrolsüz sınırlara çevrildi. Lübnan devleti tarafından sübvanse edilen ve yılda yaklaşık 400 milyon dolar zarar etmesine neden olan benzin, mazot ve unun bu sınırlar aracılığıyla 10 yıldan fazla bir süredir Suriye’ye kaçırıldığı ve bunun devam ettiği ortaya çıktı.

Hizbullah’ın gözetimi altında gerçekleşen bu kaçakçılık meselesinde derinleşmek yerine hükümetin çarşamba günü IMF ile müzakerelerin başlaması nedeniyle iyimser olduğunu duyurması şaşkınlıkla karşılanabilir. Zira ortada iyimser olmayı gerektiren bir şey yok. Müzakerelerin başladığı günün akşamında uluslararası toplum Beyrut’a güçlü bir mesaj gönderdi. BM Genel Sekreteri Antonio Guterres, Güvenlik Konseyi’nde konuya ilişkin düzenlenen kapalı oturum sırasında hükümet ve ordunun Hizbullah’ı silahsızlandırmak için birlikte çalışması gerektiğini belirterek, “Bu silahlı örgütün Suriye’deki müdahalelerine karşı” uyardı. Guterres ayrıca şunu da vurguladı, “Hizbullah ve diğer silahlı örgütlerin silah elde etmesini ve Lübnan devletinin yetkisi dışında askeri bir güç inşa etmesini engellemesi için halen Lübnan hükümetini teşvik ediyoruz.”

Tabii ki, uluslararası toplumun bu pozisyonu yeni değil. Hizbullah IMF ile milyarlara ulaşan destek için müzakereler yürüten tek renkli hükümeti teşkil etmeden uzun süre önce bile açıkça bilinen bir pozisyondu. Büyük bağışçı ülkeler de yardımlarının Hizbullah’a gitmesinden duydukları endişeyi açıkça dillendiriyorlar. IMF’ye en çok bağışta bulunan başkentlerin, Güvenlik Konseyi’ndeki büyük ülkeler oldukları biliniyor. Bu yüzden, Cumhurbaşkanı Mişel Avn’ın bahsettiği “zorunlu geçiş”in sadece finansal ve ekonomik bir mesele olmadığı en başından belliydi. Aksine, her şeyden önce Lübnan devletine kendi kararının efendisi olmayı, 2017 yılında düzenlenen CEDRE (Sedir) Konferansının sonuç bildirgesinde belirtildiği gibi en azından gerçek taahhütlerini yerine getirmeyi dayatan bir politika ve egemenlik meselesi olduğu aşikardı.

Burada şunu açıkça görebiliriz: Bağışçı ülkeler o zamandan beri, hatta Lübnan’da koronavirüs salgının frenlediği – elbette geçici olarak- halk devriminin patlak vermesinden önce bile yardım için, silahın sadece Lübnan devleti elinde olmasını, hükümetin pratik olarak bölgesel sorunlardan uzak durma politikasını benimsemesini, özellikle Körfez ülkelerine karşı saldırı ve iftiraların platformu olmamasını, Hizbullah’ın bilhassa tek renkli hükümetin kuruluşundan sonra kendisini çekmeye çalıştığı direniş ekseninden uzaklaşarak onun esiri olmamasını şart koşuyorlar.

Lübnan’da bu eksenin varlığı öyle bir seviyeye ulaştı ki son olarak patlak veren döviz kriziyle Beyrut’un güney banliyösünde İranlı döviz büroları bulunduğunu açığa çıktığı. Bilindiği gibi Beyrut’un güney banliyösü, Merkez Bankası ve bankalara yönelik suçlamaların yükseldiği zaman döviz fiyatlarındaki manipülasyonun paralel bir kalesi olmuştu. Bu aşamada Lübnan’da serbest ekonomi sisteminin doğasını değiştirmek için sistematik bir plan hayata geçirilmiş gibi görünüyordu. Hatta Hizbullah yetkilileri ve son olarak Genel Sekreter Hasan Nasrallah, açıkça Çin ve İran’a işaret ederek Batı ve IMF dışında güvenilebilecek alternatifler bulunduğu şeklinde açıklamalar yaptılar. Oysa herkesin bildiği gibi Çin ABD yaptırımlarına maruz kalıyor. İran’a gelince, Hizbullah’ın ABD’ye atıfta bulunarak “küresel kibrin” araçlarından biri olmakla suçladığı IMF’den açıkça 5 milyar dolar para yardımı talep ediyor. Bu bağlamda, ABD’nin son olarak Dini Lider Hamaney’den kendisi ile müzakereye hazırlandığına yönelik örtülü mesajlar aldığını da belirtelim.

IMF heyeti ile müzakerelerin başlangıcına paralel olarak Beyrut’ta iki skandal patlak verdi. Biri, siyasi güçlerin 2010 yılından bu yana kendisinden milyarlarca dolar yarar sağladığı sahte yakıt skandalıydı. Diğeri ise Lübnan Merkez Bankası tarafından sübvanse edilen milyonlarca litre benzin ve mazot ile büyük oranlarda buğdayın Suriye’ye kaçırılması sonucu sınır kapılarını kontrol eden kaçakçıların yüz milyonlarca dolara ulaşan kazanç elde etmesi skandalıydı.

Beyrut’taki bankacılık kaynakları, Hassan Diyab hükümetinin tüm bunlara karşı sessizliğini korumasını şaşırtıcı buluyorlar. Kaçakçılık faaliyetlerinin ya da bu ürünlerin Lübnan tarafından sübvanse edilen fiyatla Suriye pazarına ihraç edilmesinin neden olduğu kaybın, son 5 yılda 20 milyar doların üzerinde olduğu tahmininde bulunuyorlar. Bu, 5 yıl önce 40 milyar dolar iken şimdi 20 milyar dolara gerileyen Lübnan Merkez Bankası rezervlerinden eksilen miktara denktir.

Financial Times gazetesi, Beyrut-Şam arasında yoğun tır trafiği ve Lübnan’daki döviz bürolarından Suriye’ye ve belki İran’a da dolar desteleri taşıyan araçlar hakkında bir haber yayınladı.

Bu büyük skandalın açığa çıkmasından sonra Cumhurbaşkanı Avn, sınır kapılarındaki kontrolleri görüşmek için Yüksek Savunma Konseyini toplantıya – ki bu ilk değildi- çağırdı. Avn’ın bu konuda ihmalkâr olmamayı talep ettiği, suçlulara karşı üst düzey önlemlerin alınmasının ve kaçırılan mallara el konulmasının gerekliliğini vurguladığı açıklandı. Fakat bu kaçakçılığın finansal sonuçlarını Lübnan Hazinesine sunan Diyab, sınır kapılarının kontrol edilmesini engelleyen “lojistik engellere” değinmeyi de unutmadı.

Lübnanlılar en azından Diyab’ın bahsettiği bu lojistik engellerin neler olduğunu anlamak için daha Yüksek Savunma Konseyi’nin açıklamasını okumadan Hasan Nasrallah, devletin bu açıklamasını kendi istediği şekilde açıklığa kavuşturdu. Yaptığı açıklamada ilk olarak, Lübnan’ın Suriye ile ilişkilerini yeniden düzenlemesi gerektiğini söyledi. Halbuki konumuz ilişkiler değil, kaçakçılık. Nasrallah ayrıca Lübnan ordusu tüm sınır boyunca konuşlansa dahi kaçakçılığı önleyemeyeceğini, kaçakçılığın ancak Suriye ile iş birliğiyle çözülebileceğini düşündüğünü ifade etti. Sınırda uluslararası gücün konuşlandırılmasından bahsedilmesinin “İsrail saldırganlığının hedeflerine ulaşması için oynanan bir oyun” olduğunu belirtti.

İlginç, devlet kontrolsüz sınırlar ve Lübnan’ın gücünü tüketen kaçakçılık meselesini ilk kez ele almıyor. Gerek IMF gerekse de müzakerelerin başlamasıyla Genel Sekreter Guterres aracılığıyla şartlarını dile getiren büyük bağışçı ülkeler bunu bilmiyor değil. Cumhurbaşkanı’nın ifadesiyle ekonomiyi kurtarma planı için zorunlu bir geçit haline gelen IMF’nin yardımının mali ve ekonomik bir mesele olmadığı en başından belliydi. Aksine bunun, Lübnan’ın toprağının her karışını kontrol eden, silahın sadece ordunun elinde olduğu, gerçekten egemen, Avn’ın daha önce bağlayıcı bir savunma stratejisi uygulama sözü verdiği anlayışın ışığında bölgesel çatışmalardan uzak duran bir devlet olması ile ilişkili bir mesele olduğu tamamen aşikardı. Hassan Diyab hükümeti adına müzakereleri yürütenlerin, IMF’nin Lübnan halkından çok Hizbullah’ın yönettiği bir hükümetin işine yarayacak milyarlarca doları harcamak konusunda hevesli olmadığını bilmek için çok fazla açıklamaya ihtiyaçları yok.

Bu nedenle, büyüyen işsizlik ve yaşam krizi ışığında IMF’nin en büyük bağışçı ülkeleri ile zorlu müzakereler, açıkçası açların devrimi ile Hizbullah’ın kollarını budamayı amaçlayan politik ve egemen taleplerin yerine getirilmesine bağlı milyarlar arasındaki gerçek bir yarış gibi görünüyor.


DİĞER KÖŞE YAZILARI

Editörün Seçimi

Multimedya