‘Korona’ ya da açlıktan ölüm?!

‘Korona’ ya da açlıktan ölüm?!

Cumartesi, 23 Mayıs, 2020 - 06:30
Racih Huri
Lübnanlı yazar

14 Mayıs'ta Lübnanlılar sadece 12 kelimeden ibaret olan bir haber okudular. Ancak bu haber sorumluluk sahibi, halkı ile halkının geleceğine önem veren devlet ile yağmalanmış, çalınmış ve iflas ve başarısızlık uçurumuna sürüklenen bir devlet arasındaki farkı gösteriyor. Bu haber, Lübnan hükümetinin yoğun görüşmeler girdabının içinde debelendiği bir zamanda geldi. Başlangıçta reddedilen IMF heyeti ile sağır bir diyaloğ yakın görünüyor. Hizbullah IMF’yi ‘uluslararası kibirli kurumlar’ arasında değerlendirdiği için bu diyalog ilk önce reddedilmişti. Sonra iflasın ağırlığı altında kabul edilebilir oldu. Fakat yalnızca üzerinde ısrarla durulan ‘teknik yardım sağlama’ ismi altında!

Atıfta bulunduğum haber Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) bir kararıyla ilgiliydi. Bu haber bilinçli ve sorumluluk sahibi hükümetlerin nasıl hareket ettiğini gösteriyor. BAE, korona salgını nedeniyle tüm dünyanın ‘küresel ekonomik döngünün bir durgunluğa girmesiyle birlikte’ karşı karşıya kaldığı mevcut riskler ışığında hükümeti ve hükümetin büyüklüğünü yeniden yapılandırmaya karar verdi. Her ne kadar herkes tarafından biliniyor olsa da şu hususları zikredelim:

BAE, dünyanın en zengin ülkelerinden biridir. Bin milyar dolarlık en büyük varlık fonuna sahiptir. Bu karar, Lübnan hükümetinin uluslararası bağışçılarla olan müzakerelerinde ikna edici bir plan aramaya devam ettiği bir zamanda geldi. Ülke hızla iflasa sürükleniyor, fakat devleti yeniden yapılandırmaktan bahsedilmiyor ya da buna cesaret edilemiyor. Öyle bir devlet ki popülist faydacılığa dayanıyor ve daima bankalardan borç almaya bağımlı. Şaşırtıcı olan şey, zayıf ve faydacı sektörleri yeniden yapılandırmayı planlamak yerine bankaları ve merkez bankasını yeniden yapılandırma planına doğru olan yönelimdir. Oysa yolsuzluk ve yağma nedeniyle kamu sektörünün, bankalar da dahil olmak üzere özel sektörü yutan bir canavara dönüştüğü açıktır!

Lübnanlıların devletinin yıllardır iflas etmiş olduğu ve gerek harcamalar gerekse de açığı kapatmak ve israf etmek için mevduat sahiplerinin fonlarından borç aldığı biliniyor. Reform ve yolsuzlukla mücadele hakkındaki tüm sloganlara ve nutuklara rağmen 2005'ten bu yana birbirini takip eden hiçbir hükümet, gerçek bir reform sürecine giremedi ve hatta kamu sektörünün yeniden yapılandırılması ve kontrol altına alınması üzerine gerçek anlamda düşünmedi bile.

Hükümet şimdiye kadar IMF ile müzakerelerde bulunmak için 5 oturum gerçekleştirdi. Ancak olumsuz eğilim gün geçtikçe daha da ön plana çıkıyor. Örneğin Velid Canbolat iki gün önce, Suriye'de 1960’larda olduğu gibi, iktidardaki bazı isimlerin bankaları kamulaştırmak istediğini söyledi. Herkesin yaklaşmakta olan bir devrimden korktuğu uyarısında bulunan Canbolat, bu durumda ülkenin karşı karşıya bulunduğu ekonomik durumla nasıl baş edeceğini ve IMF tarafından kabul edilecek reform planını nasıl sunacağını sordu.

Bu, tek renkli hükümetin çalışmalarını ve planlarını izleyen neredeyse herkesin aklında olan bir sorudur. Bunun sebebi sadece yağmayı ve yolsuzluğu durdurabilecek açık ve etkili bir reform planın olmaması değil. Bilakis IMF'deki uzmanlar bir hafta önce; mali yetkililer, ekonomik sektör uzmanları ve deneyimli bankacılarla temaslarını genişletmek zorunda kaldılar. Nitekim kendilerini şu 3 ayrı tahmini rakamların karşısında buldular:

- Maliye Bakanlığı tarafından verilen rakamlar. Eski Bakan Ali Halil daha önce hazinenin tamamen boş olduğunu söylemişti.

- Devletin her zaman harcamalar için kullanmış olduğu Bankalar Birliği tarafından verilen rakamlar.

- Devletin borçlarını kapatmak için kullanılan ‘eurobond tahvili’ sorunundan sorumlu Merkez Bankası tarafından verilen rakamlar.

Buna rağmen yetkililer, uluslararası taraflarla olan müzakerelerdeki olumlu gelişmelerden bahsediyor. Ancak bu sadece iç tüketim için söz konusu olur. Peki ya kapıların kilitli olduğunu söylerlerse ne olacak? Her halükârda bu kimseler IMF'den 15 milyar dolar, sonrasında Sedir Fonu’ndan 11 milyar dolar alma konusunda ifrat derecesinde olumlu konuşmalar yapıyorlar. Fakat iki şeyi unutuyorlar. Bunların birincisi IMF’nin soracağı ilk sorudur: Size milyarlarca dolar verirsek, bunu nasıl ve ne zaman ödeyeceksiniz? Hangi reform planına dayanarak bunu yapacaksınız? Sedir Konferansı'nın sorusu ise daha müzmin bir soru: Milyarlarca liranın size verilmesini temin edeceğiniz uygulanan reform planlarınız nerede?

Lübnan tarafının bu sorular için net bir cevabı var mı? Elbette ki hayır. İki nedenden dolayı milyarların kapısını açacak olan bu suların cevabı yok. Öncelikle bu iflasın müsebbibi olanlar, yağma ve hırsızlığa devam ederken nasıl olup da bu hususta başarılı olacaklar? İkincisi ve en önemlisi ise, IMF'nin kararına bağlı olan büyük ülkelerin tüm uluslararası kararların uygulanması konusundaki ısrarıdır. Bu kararların başında da Hizbullah'ın silahsızlanması çağrısında bulunan 1701 sayılı karar yer alıyor. Burada hareketle IMF’den destek alınacağına ilişkin hayal kurulması nasıl mümkün olur? Özellikle Lübnan’ın ekonomik ve siyasi kimliğini değiştirmeyecek olan ‘B Planı’ hakkında komik konuşmaların arttığı bir zamanda.

Cumhurbaşkanı Mişel Avn ve Başbakan Hasan Diyab’ın şok edici açıklamalarının ortasında ekonomik bir kurtarma planı için davulların çalınması ve Lübnan devleti için ‘tarihi bir gün’ olarak nitelendirilmesi tamamen komik bir vaka. Hasan Diyab, bu planın başarılı olması için ülkedeki tüm siyasi güçlere, etkin taraflara ve partilere çağrıda bulundu. Bu, Lübnan’ın ‘ülkeyi yeniden yapılandıracak gerçek bir reform sürecine girmek dışında krizden çıkmak için bir yol bulamayan’ IMF uzmanlarının şaşkınlığını daha da artırdı.

Bu hafta skandallarla doluydu. Bu skandallardan ilki, siyasi güçlerin 2010 yılından bu yana kendisinden milyarlarca dolar yarar sağladığı sahte yakıt skandalıydı. 2005 yılından beri Lübnan’a yakıt ihraç eden Cezayir milli enerji şirketi Sonatrach, bu dolandırıcılık olaylarının açığa çıkmasının ardından Lübnan'ı dava açmakla tehdit etti. Milletvekili Yasin Cabir birkaç gün önce yaptığı açıklamada, en çok israfın ve pervasızlığın yaşandığı dosyanın elektrik dosyası olduğunu belirterek, “Sorun şu ki yasaları çiğnemeye devam ediyoruz. Elektrik sektörüyle ilgilenen yetkililer değiştirilmelidir. Diğer taraftan Enerji Bakanlığı elektrik şirketini yönetmemelidir. Bu bakanlık sadece bir vesayet bakanlığıdır” ifadelerini kullandı. Ama bu hiçbir şey ifade etmiyor. Bir bakan, geçen salı günkü kabine oturumunda şunları söyledi: “Bu ihlalin 2015 yılından bu yana devam ediyor olması, sözleşmeyi yenileyen tüm enerji bakanlarının bu dosyadan doğrudan sorumlu olduğu anlamına gelir.”

Hafta sonunda en utanç verici skandal yaşandı. Merkez Bankası tarafından sübvanse edilen milyonlarca litre benzin ve mazot ile büyük oranlarda buğdayın Suriye’ye kaçırılması sonucu sınır kapılarını kontrol eden kaçakçıların yüz milyonlarca dolara ulaşan kazanç elde ettikleri ortaya çıktı. Bu büyük skandalın açığa çıkmasından sonra Cumhurbaşkanı Avn, sınır kapılarındaki kontrolleri görüşmek için Yüksek Savunma Konseyini toplantıya – ki bu ilk değildi- çağırdı. Avn’ın bu konuda ihmalkâr olmamayı talep ettiği, suçlulara karşı üst düzey önlemlerin alınmasının ve kaçırılan mallara el konulmasının gerekliliğini vurguladığı açıklandı.

Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah, Suriye rejimi ile işbirliği ve anlaşma yapılması dışında tüm Lübnan ordusu sınırlara konuşlandırılırsa bile kaçakçılığın durmayacağını söylemekten çekinmedi. IMF uzmanlarının bu olay karşısındaki şaşkınlığından bahsetmeye gerek yok. Hizbullah üyesi olan Bakan Muhammed Fneyş’in ikinci gün yaptığı açıklama onlar için yeterliydi. Fneyş, uluslararası güçlerin ülke içerisindeki rollerinin sınırlarını göz önünde bulundurmalarını ve ülkenin egemenliğine halel getirecek bir şekilde hareket etmemeleri gerektiğini söyledi. Aynı zamanda ‘teknik’ hususlarla ilgili olarak IMF ile temasları sürdürdüklerini belirti.

Bilindiği üzere IMF, Hizbullah’ın şartları doğrultusunda Lübnan’ı desteklemeye meraklı değil. Bundan dolayı Canbolat’ın yakın bir devrimden söz etmesi pek de abartılı değil. Ülkedeki işsizlik oranı yüzde 55'in üzerine çıktı. Sokaklara dökülen halk ise şöyle bağırıyor: Koronadan mı yoksa açlıktan mı ölmek daha şereflidir!


DİĞER KÖŞE YAZILARI

Editörün Seçimi

Multimedya