Durumu olduğu gibi görmek için iki harita

Durumu olduğu gibi görmek için iki harita

Perşembe, 28 Mayıs, 2020 - 10:45
Nebil Amr
Filistinli siyasetçi ve yazar

İsrail’in Batı Şeria topraklarının yüzde 30’nu topraklarına katma deklarasyonunun merkezinde yer aldığı politik gelişmeler nereye gidiyor? Bu soruyu yanıtlamak için ilki, toprak ilhakı düşüncesi ve kendisini takip edecek icraatlara ilişkin devletlerin ve güçlerin pozisyonlarını diğeri ise karşı çıkan ülke ve güçlerin kendisini engelleme ya da sekteye uğratma güçlerini gösterecek iki açıklayıcı harita çizmeliyiz.

Birinci harita beyan edilen pozisyonlar ele alındığında daha açıklayıcıdır:

İsrail’in yarısı karşı çıkıyor ya da çekimser kalıyor veya korkuyor…

ABD’nin Demokratik yarısına gelince, iki sebeple buna karşı çıkıyor.

Birincisi, Cumhuriyetçi Trump’ın planı olması. İkincisi barış denemeleri sırasında Demokrat yönetimlerin, Filistinliler ile İsrailliler arasındaki müzakere sürecinin sponsoru, ayrıca uzun bir süre ABD politikasının başlığı ve hedefi olan iki devletli çözüm kavramının sahibi olması.

Araplar, Avrupa ve dünyanın geri kalanı da ya bunu reddediyor ya da  korkuyor, çekimserliğini belirtiyor ve uyarıyor. Özetle, aleyhte olanlar lehte olanlardan sayı olarak çok daha fazla.

İkinci haritanın başlığı ise güç ve kapasitedir. Kendisi, Filistin, Arap ve çok sayıda uluslararası politikada bugüne kadar yoktu. Bu da, söz konusu tarafların pozisyonlarının etkisiz olmasına, sahada gerçek ağırlık etkisi olmayan ahlaki veya sembolik figürler olarak tahsis edilmesine yol açtı.

İsrail’in kesin olarak 1 Temmuz’da açıklayacağı ilhak kararından önce Filistinlilerin yapmaları gereken, çekimser veya karşı olan tarafların sahip oldukları güç ve kapasiteyi değerlendirmektir. Böylece, muhalif olanların sayı olarak daha fazla olmasına ve bunun ABD kabul etse bile ilhak sürecinin başarısızlığa uğramasına yeteceğine güvenerek rehavete kapılma hatasına düşmezler.

Olayların seyrinde en etkili olan birinci üçgen, Filistinliler, Ürdünlüler ve Mısırlılardan oluşuyor. Bu üç taraf da ilhak kararına karşı çıkıyor ve bunu politikalarının dayanağını oluşturan iki devletli çözümün ölümü olarak görüyorlar. Onlar pozisyon olarak muhalefetlerinde samimiler, asıl incelenmesi gereken bunu gerçekleştirme güç ve kapasiteleri.

İsrail ile diplomatik, güvenlik ve ekonomik bağları olan Mısır, ilhaka karşılık İsrail ve ABD’yi Camp David Anlaşması başlığı altında kurulan bu ilişkileri sona erdirmekle tehdit etmeye yanaşmadı. İsrail ve ABD için de en önemlisi buydu.

Mısır’ın pozisyonunun mantıklı yorumu büyük bölgesel gücün, İsrail ile barış anlaşması imzalama girişiminde bulunduğu zaman bu konuda öncelikle kendi ulusal çıkarlarına yönelik anlayışı ve bağlılığını temel aldığıdır. Mısır, “münferit” olarak tanımlanan bu barışın, Arap ulusuna ve özelde küçük kardeş Filistin’e karşı ulusal yükümlülükleriyle çelişmediğini düşündü. Bu nedenle, İsrail anlaşma ruhunu ve hükümlerini doğrudan ihlal etmediği sürece anlaşmayı ve kendisine dayanarak inşa edilen ilişkileri iptal etmeyi düşünmedi. Kısacası Mısır’ın tutumu, İsrail ile barış anlaşmasına dokunmadan ilhakı reddetme ve iki devletli çözümü yeniden gündeme getirme çabalarını sürdürmek denkleminde ikili olmaya devam edecektir.

Ürdün’e gelince, Amman’ın ilhak konusundaki tüm keskin tutumları gerçektir. Ulusal düzeyde ikna edici etmenlere ve Filistinlilerle arasındaki çok özel ilişkiye dayanmaktadır. Ürdün’ün iki devletli çözüme oynadığı bahis, her yönden Ürdün’ün ulusal çıkarları için en uygunuydu. Ne var ki bu çözümün yok olması ya da Trump’ın sembolik Filistin devleti gibi formüllerle değiştirilmesi, kaçınılmaz olarak Ürdün’ün büyüyen korkularını artıracak. İsrail’in genişlemesinin sınırlarını ve Ürdün’ün bireysel ve toplu yeni bir Filistin göç dalgası ile karşı karşıya kalıp kalmayacağını kim bilebilir? Bu, Batı Şeria’nın işgalinden bu yana hatta daha öncesinde Ürdün için bir endişe kaynağıydı ve Ürdün Nehri’nin İsrail için savunma ve güvenlik savunma hattı olması ile bu endişe daha da artacak.

Dolayısıyla Ürdün’ün pozisyonu mantıklı ve ciddi korkulara dayanıyor. Fakat Ürdün’ün ilhak kararının arkasındaki iki taraf ABD ve İsrail ile ilişkileri, halkının normalleşmeye karşı pasif tutumuna karşın gelişti ve dallanıp budaklandı. Ürdün Kralı’nın Alman Der Spiegel gazetesine verdiği demeçte tanımladığı gibi Ürdün’ün İsrail ile ilişkileri derin bir anlaşmazlığı ve çatışmayı kaldırsa da iki ülke arasındaki barış anlaşmasının ve kendisinden doğan güvenlik, ekonomik ve diğer ilişkilerin iptal edilmesi gibi dramatik bir darbeye tahammül edemez. Bu durumda, yaşanacaklar belirli bir Ürdün-İsrail çerçevesi içinde kalmayacaktır. Aksine Ürdün için gerekli ve temel olan ABD faktörü de bunun bir tarafı olacaktır.

Politikaları tutumlar belirleseydi Arap-İsrail çatışması olduğu gibi kalmazdı. Demek istediğim, şu anda ve uzun vadede olduğu gibi çözümden bu kadar uzak olmazdı. Ne var ki politikaları tarafların gücü ve kapasitesi belirlediği için gördüğümüz gibi haksız da olsa en azından istikrarlı olan çözümlerden bile gittikçe uzaklaşıyoruz.

Pozisyonları lehte ve aleyhte olarak tescilleme sürecinde ABD-İsrail dairesi de yarı yarıya ya da ona yakın bir şekilde bölünmüş görünüyor.

İsrail dairesi içerisindeki pozisyonlar haritasına üç renk egemen: İlhakı destekleyenler bunun bir daha tekrarlanmayacak tarihi bir fırsat olduğunu düşünüyorlar. Bu renkten olanlar dünyayı ABD’den ibaret görüyorlar. Bunun karşısında yer alan renkten olanlar, ilhakın gerçekleştirileceği yöntem konusunda çekimserler. İlhakın bir dereceye kadar bölgesel, küresel ve tabi ki Arapların muvafakati ve hoşgörüsü ile gerçekleşmesini tercih ediyorlar. Üçüncü renk ise Trump’ın haritasına göre gerçekleştirilecek ilhakın, İsrail’in Ürdün Nehri’nden Akdeniz’e kadarki toprakları ilhak etme hedefinden feragat etmesi anlamına geldiğini düşünüyor. Fakat Knesset’te yapılacak bir oylamaya dayanarak sonuç olarak İsrail’in politikasının, ilhakın onayı, sonrasında da bunu sahada uygulama yollarının araştırılması şeklinde olacağı söylenebilir. Bu durumda, Filistin topraklarının tamamı İsrail’in doğrudan ve nesnel kontrolü altında olacağı için ilhakın uygulanması ne kadar uzun sürerse sürsün temel düşüncesi bundan etkilenmeyecektir.

İsrail’de hem ilhakı destekleyenler hem de çekimserler olsun herkes, bu konudaki temel etkenin ABD olduğu konusunda hemfikir. İlhak kararını uygulamakta acele edenler, gelecek sonbaharda ikinci dönemini kazanamama olasılığı bulunan Trump yönetiminden faydalanmaya çalışıyorlar. Çekimser olanlar ve korkanlar ise gerekçelerini, Demokratların bu konudaki çekimser tutumlarına dayandırıyorlar. Kısacası, her iki taraf için de ABD temel referans kaynağı.

Bu noktada sorulması gereken soru şu: Trump ikinci dönem başkanlığı kaybedip rakibi Biden seçimleri kazanırsa ne olur?

Bu durumda Demokrat yönetim kendisini, İsrail'in bazı acil yürütme önlemleriyle almış olduğu bir ilhak kararının ve bir önceki yönetimin bu karara bağlılığının ortaya çıkardığı farklı bir gerçekle karşı karşıya bulacaktır. Bu, yeni yönetimi, kendisini empoze etmek konusunda mütevazi imkanlara sahip olduğunu göz önünde bulundurarak, Filistin-İsrail çatışmasında arzu edilen çözümünün iki devletli çözüm olduğu, bu hedefe ulaşmanın yolunun da müzakerelerden geçtiği gibi eski planlarını yeniden deklare etmek zorunda bırakacaktır. Herkesin başını döndüren girdap yeniden başlayacak ve Biden, Clinton ve Obama yerine John Kerry’nin bir kopyası gibi görünecektir. Tartışma, İsrail’in gözde bölgesi ve Başbakan Netanyahu ya da Gantz olsun yapılan oylamaların sonuçlarının her zaman İsrail’i tatmin edeceği “Kongre”ye geri dönecektir.

Sözün özü, Filistin-İsrail çatışmasını çözme denkleminde lehte ve aleyhte tutumlar kaçınılmaz olarak bizleri şu görsel özete götürmektedir: Ne kararı destekleyenler ne de karşı olanlar kesin ve kararlı bir tutum benimseyemiyor. Ciddi müzakerelerin yokluğunda, mevcut durum egemenliğini sürdürüyor.


DİĞER KÖŞE YAZILARI

Editörün Seçimi

Multimedya