Hazım Sağıye
TT

Batı, sömürgecilik ve iç savaşlar

Ermeniler ile Azerbaycanlılar arasında silah susar susmaz, Etiyopya’da merkezi hükümet ile Tigray Halk Kurtuluş Cephesi arasında yeni bir savaş patlak verdi. Batı Sahra meselesi de Kerkerat sınır kapısı sorunu ile yeniden alevlenme riskiyle karşı karşıya kaldı. Dünya ise bir kez daha Libya çatışmasının üstesinden gelmenin zorluklarıyla yüzleşiyordu. Bu sırada Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, Kuzey Kıbrıs’ı ziyaretinin ardından korkular arttı. Zira şişirilmiş emperyal eğilimlerine bağlı olarak Erdoğan’ın bir yeri ziyaret etmesi adeta en kötüsü için bir uyarı haline geldi. Bu küçük Akdeniz adası, 1974'teki savaştan sonra dünyaya "Kıbrıslaşma" adında yeni bir tanım hediye etmişti.
Bu vakalar ve bugün yaşanan pek çok benzeri, ayrıntılardaki farklılıklara rağmen bazı belirli ve ortak özellikler taşıyor.
Bunların ilki, dinsel, mezhepsel veya etnik olsun ciddi kimlik sorunudur ve çoğu, genellikle yolsuzluğun eşlik ettiği servet dağılımındaki eşitsizlikten beslenir.  
İkincisi, doğrudan, dolaylı, mevcut çıkarları savunma ya da olası çıkarlar elde etme çabasıyla gerçekleşen uluslararası müdahalelerdir.
Üçüncüsü, bütünleştirici bir merkezi eğilim ile geçmişin birikimleri nedeniyle öfkeli bir ayrılıkçı eğilim arasındaki çatışmadır. Her iki eğilim de birikmiş düşmanca duygular ve genelleştirmelerle dolu uzun bir tarihi kaynaktan beslenir.
Dördüncüsü, Soğuk Savaş'tan sonra dünyanın, haritaları ve çizilmiş sınırları korumaya daha az istekli olmasıdır. Dünyanın iç savaşları sayıca artmakla kalmadı, aynı zamanda siyasi hedefler ve bağlayıcı jeopolitik yaklaşımlar nedeniyle daha az kontrollü hale geldi, ​​dolayısıyla çözülmesi daha da zorlaşırken sivil kayıpları arttı.
Yukarıdaki nedenler daha geniş bir başlık altında toplanabilir; bu ülkelerde devletin ve ulusal oluşumun zayıflığı.
Gerçek şu ki, bölünme ve savaş eğilimleri sadece bu ülkelere ve benzerlerine özgü değil. Bunun birçok ülkede, örneğin, İtalya, İspanya ve İrlanda gibi bazı Avrupa ülkelerinde de var olduğunu görüyoruz. Aradaki fark, nispeten önemli ölçüde bir istikrar derecesine ulaşmış ülkelerin, parçalanma faktörlerini dengeleyen diğer faktörlere sahip olmasıdır. İyi bilinen bazı “klasik” tecrübeleri hatırlayalım.
Mesela, birleştikten sonra İtalya’nın kuzey kısmı özellikle 1897-1913 yılları arasında devasa bir sanayi devrimine tanık oldu. Torino’da otomobil, Elba ve Cenova’da çelik fabrikaları kuruldu. Sonra, İkinci Dünya Savaşı'nı takiben, güneyden kuzeye büyük bir iç göç başladı. İki milyondan fazla kişinin çoğu sanayi bölgelerine yerleşti. Her ne kadar biri güneyde diğeri kuzeyde daha güçlü olsa da ülkenin en önemli iki partisi, Hıristiyan Demokrat ile Komünist Partiler bölgesel nüfuzlarının ötesine geçip ulusal düzeyde aktif hale geldiler. Parlamenter demokrasinin 1945'te kabul edilmesi, bazı anlaşmazlık konularını soğurtarak kurumlara aktardı. İtalyan birliğine bağlılığın altını çizen kültürel ve entelektüel kesimin bundaki rolü çok önemliydi.
Hindistan’da 20 dilin yanı sıra yüzlerce küçük dil daha konuşuluyor. Ülke 2 bin etnik gruba ayrılıyor ve genellikle bunlardan biri, sınıfsal bir konumla iç içe geçip birleşiyor. Buna ilaveten, aralarındaki çatışmalar nedeniyle İslam ve Hinduizm en öne çıkanlar olsa da, başka dini grupları da bulunuyor. Ancak Hindistan aynı zamanda, İngiliz yönetimi tarafından kurulan ve "Hindistan İdari Hizmeti" olarak bilinen verimli bürokrasi ile büyüklük olarak dünyanın dördüncüsü olan demir yolu hattı da demektir. Keza parlamenter bir demokrasi ve ulusal ölçekte faaliyet gösteren köklü bir partidir de. Son yıllardaki büyük düşüşüne rağmen, Ulusal Kongre Partisi kurulduğu 1885 yılından bu yana Hindistan’da sağlam bir vatanseverliğin temelini atmıştır.
Japonya bölünmeye aday bir ülke değil, ancak akrabalık bağları ve bunların devasa aile şirketleri (Zaibatsu) aracılığıyla siyasi yaşam ve ekonomik yaşam üzerindeki olumsuz etkileriyle biliniyor. Öte yandan, MacArthur anayasası dahil olmak üzere, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra maruz kaldığı ABD işgali ve müdahalesinin etkilerinin halkın yaşamını maksimum derecede etkilediği Japonya aynı zamanda, parlamenter bir demokrasidir. Ulusal düzeyde faaliyet gösteren Liberal Demokrat Partisi’dir. Hindistan gibi teknolojik gelişmelere, büyük ve dinamik iş gruplarının gelişimine çekincesizce kapılarını açmış bir ülkedir.
Bu, kesinlikle bir sihir değil. Bu ülkelerin bazıları da çatışmalara sürüklenebilir ama yukarıda bahsedilen deneyimler ve diğerleri, parçalanma eğilimlerine karşı onlara bir bağışıklık, kusurların düzeltilmesi imkanları kazandırmıştır. Bu bağışıklık, tam olarak Batı'nın yaşadığı (Sanayi Devrimi, siyasi devrim, Aydınlanma, reform vb.) ama bizim yaşamadığımız devrimlerin bir veya birkaçının meyvelerinden etkilenmenin sonucudur. Bu devrimler, Faslı tarihçi Abdullah Laroui tarafından bizim "ıskaladığımız devrimler" olarak adlandırılır. Ne yazık ki Batı ile aramızdaki siyasi çekişmenin siyasi kabından taşarak kültürel bir çatışma kisvesine de bürünmesiyle biz bu devrimleri ıskalamaya devam ettik. Şimdi ise bizzat Batı, Aydınlanma, devlet ve toplumun birliği değerlerinden vazgeçerek içine kapanıyor, popülizm yeniden yükseliyor.
Bu nedenle, Batı’nın bu toplumların yaşamındaki varlığını ve etkisini azaltmanın artık bir gereklilik haline geldiği söyleniyor, çünkü Batı artık bu değerleri değil de yalnızca (on yıllar önce sona eren) sömürgeciliği ifade ediyor. Ne var ki, bir sonraki kanlı çatışmalar sahnesi olmaya aday Etiyopya, hiçbir ülkenin sömürgesi olmadı. Kendisi Batı ülkeleri tarafından sömürge yapılmamış tek Afrika ülkesidir.