Zuheyr el-Harisi
TT

Seçkinlerin sorumluluğu… Kaçışı olmayan yüzleşme!

“Bizden sonrası kıyamet” 14. Louis’in metresi tarafından söylenen ancak bugün hala bizimle yaşayan bir söz. Egonun son derece şişirilip küstahlığın bir şeylerin hakikatini görmezden gelerek en son raddesine ulaştığı noktada insan zihninin doğasını yansıtıyor. Bu söz beklenmedik olağan dışı şeylerle sizleri şaşırtabilecek Arap dünyamızdaki entelektüel bazı örneklere uyarlanabilir. Arap mirasımızın farklı bir entegrasyonu kabul etmediği ve başka görüşlere karşı olduğu söylenir. Bu düşünceye katılabilir ya da karşı çıkabiliriz. Sorun, mirasın kendisi ile değil, bu mirastan sorumlu olanlarla ilgili olduğu sürece bu önemli değildir. Yaşayan bir gerçekliği yansıttığımız kadar burada benliğimizi dövmüyoruz.
Entelektüel çevrelere, parlamentoya ve sivil toplum kurumlarına mensup olanlar gibi seçkin (elit) ya da aydın tabakanın sorumluluğu, vatanlarını kalkındırmak için gereken şeyin ne olduğunun farkında olma ve üzerlerine düşen rolleri yerine getirme söz konusu olduğunda iki katına çıkıyor. Peki Arap dünyamızdaki bu kesimler acaba gerçek rollerini yerine getiriyor mu? Bundan oldukça şüpheliyim. Daha fazla şeffaflığa geçmek için bazılarının ucuz popülerlik elde etmek amacıyla arkasına aldığı rüzgâr ile hareket ettiğini söylüyoruz ki bu, kültürel bayağılığın doruk noktasıdır. Yalnızca beğenilme arzusu ile ışıkları ve halkın alkışlarını aramak ahmaklık ve alıcının zihniyetini hafife almaktır ve günümüzde buna çok rastlıyoruz. Bu kimselerin problemlerle başa çıkma konusunda gösterdikleri başarılar nelerdir? Kendilerini parlatmaktan başka bu sorunlarla yüzleşip onları düzeltmek adına bir şey yaptılar mı? Arap dünyasında da sıklıkla görülen ve şu ya da bu söylemin içeriklerinde gördüğümüz ideoloji de cabası. Bu nedenle bu uygulamaların, davranışların ve illetlerin toplumlarımızda yayılmasına şaşırmıyoruz.
Ne yazık ki bu sıkıntıların altında Arap toplumu bir de iç çatışmalardan musdarip. Zira seçerek tarihe değer biçmek üzere benliğin şişirilmesi ve zayıflık gerçeği özellikle hakikat ile karşılaşınca şok, gerileme ve özgüven kaybına yol açıyor.
Bazı Arap seçkinlerin ikilemi, inandıkları algılara, inançlara ve kavramlara tutundukları ve hüküm vermede tereddüt etmedikleri düşünce mekanizmalarında gizlidir. Özellikle gerçeği, çoğunluğun çıkarını ya da vatanın maslahatlarını bir tarafa bırakarak kanaatlerine ilişkin davranışları hayret uyandırıyor. Sözlüklerinde değerlere ve prensiplere önem verme gibi bir kavram yok ve bulduklarında genel akımla birlikte hareket ediyorlar. Bu da akıl, fırsatçılığı reddetse de prensipler ikiyüzlülük ve yolsuzluk ile çatışsa da yüzleşmekten kaçınmak anlamına geliyor.
Bu seçkinler ülkelerimizin karşı karşıya kaldığı tehlikeler ile mücadele etmek için ne yaptı? Hastalıklar ve salgınlar daha kötü bir boyuta ulaşarak insanların hayatını tehdit etmeye devam etti. Örneğin ırkçılık, toplumsal dokuya zarar verip paramparça ederek ufku daraltan iğrenç sosyal bir hastalık. Bir alanda ayrımcılık yapmak size bir üstünlük kompleksi ve başkalarına karşı üstünlük duyma hakkı vermez. Gerçek şu ki uyruk, renk, ırk yüzünden birileri ayrı tutulduğunda, küçümsendiğinde ya da üstün tutulduğunda bu fanatizm, insanın değerini düşürme ve haklarına karşı yapılmış bir ihlal anlamına geliyor. Bu yüzden başkalarına hakaret etmeyi, başkalarını değersizleştirmeyi ya da bu kişilere soyları, ırkları, renkleri ya da mezhepleri ile alay ederek belli bir değer biçmeyi içeren tüm davranışlara, söylemlere, işaretlere ve kelimelere hakkettiği cezayı verecek iç yasalar çıkarılmadan tüm bunlarla mücadele edilmesi mümkün değildir. Bir grubun statüsünü yükselten ve ona diğer gruplara tepeden bakma hakkını tanıyan davranışlar, insanlık değerini bayağı bir şekilde düşürmekten başka bir şey değildir. Tabiri caiz ise, elit tabakanın yeni yozlaşma biçimleri de var. Bazı entelektüeller, kaşifler ve sanatçılar, özellikle krizlerde değişik imajlara, şekillere ve kalıplara girdiklerinde yalan uydurma, aldatma, kazanç ve çıkar arayışına dayanıyorlar.
Tabii ki, insanın görüşlerini dile getirme hakkına veya bir dönemden bir döneme kanaatlerini değiştirmesine de karşı çıkmıyoruz. Kastettiğimiz şey sadece hızlı bir değişme ve başkalaşma meselesi. Bu örnek kesinlikle arkasında fırsatçı güdüleri olan çelişkili bir tutumun yansımasıdır. İçlerinden doğru bir tutumu benimseyen ya da hakkı konuşan birini bulmak zor; zira çok geçmeden başka bir tarafa geçip tam zıttı bir tutum sergileyebiliyorlar. Böylece bu aşırı fırsatçı benliğin hakikati gözler önüne serilmiş oluyor.
Bu atmosfer çöküşe ve bozulmaya yol açarak kültürel ve sosyal açıdan toplumların yalnız kalmasına sebep oluyor. Bu da küresel bir yurt olma yolunda hız kazanan bir dünyada bu toplumları dengesiz bir hale getiriyor. Çoğu Arap toplumunun doğası gereği farklılığı kabullenememe eğiliminde olduğu iddiası yeni değil. Nitekim bu kültürü inşa etmeyi ve küresel çapraz beslenmeyi sürdürmeyi yavaşlatıyor ve geciktiriyor. Bu da bu toplumların atak yapmak yerine savunmada kalmalarını açıklıyor.
Bazı Arap seçkinler geçmişi ve tarihi kendi inançlarına ve hayallerine göre çiziyor ve böylece kendileri için yarattıkları ve halkı zayıf düşüren hayal üzerinden geleceğe bakmış oluyorlar. Bu doğal ve hayali bir şeydir ancak elit tabakanın kendilerine verilen görevleri ve rolleri bilerek ya da bilmeyerek yerine getirmemesi işte bu tamamen bir suçtur. Seçkinler diyaloğa ve açıklığa güvenmeli, toplumların kültürünü inşa etmede çoğulculuğu ve farklılığı kabul etmeli ve ahlaki cesaret göstermelidir. Nitekim elit kavramı dürüst ve doğru olması gereken bir mesaj taşıyor.