Şarkul Avsat Türkçe https://turkish.aawsat.com Şarkul El-Avsat gazetesi dünyaca en ünlü günlük Arapça gazetesi sayılır. Farklı dört kıtada bulunan 12 şehirde aynı anda basılmaktadır. http://feedly.com/icon.svg

Beyrut’u yakan şey ne?

Beyrut’u yakan şey ne?

Pazar, 17 Ekim, 2021 - 10:15

Öyleyse 1975 yılına geri döndük. Hafıza, içimizden bazı iyi niyetli kimselerin çevrildiğini sandığı sayfaları kusmaya başladı. Maruf Saad’ın Ayn er-Rummane’nin merkezinde öldürülmesi... Şimdi tekrar akıllara geldi. Lübnan’da geçmiş geçmişte kalmıyor.

Bununla birlikte o geçmişi bugün ve belki de gelecek yapan şeyin tek bir adı var: Despotizm.

Despotizm bir otorite tarafından benimsenebileceği gibi, zayıfların itiraz edemeyecekleri bir şeyi silah gücüyle kabul ettiren silahlı bir grup tarafından da benimsenebilir. Geçtiğimiz perşembe bir kişi itiraz etti ve Beyrut yandı.

Bunun arka planı, bizi Suriye rejiminin gözetiminde uygulanan Taif Anlaşması'na götürüyor. Bu anlaşma ile diğer silahlı örgütler silahlarını teslim ederken Hizbullah'ın silahları yasal olarak sınıflandırıldı. İkinci cumhuriyet, bu karışıklık ve ayrımcılıkla doğdu. 2000 yılında İsrail'in tek taraflı olarak Lübnan’ın güneyinden geri çekilmesinden sonra durum daha da kötüleşti. Şeba Çiftlikleri bahane olarak kullanılarak silahlar sahiplerinin elinde kaldı.

Ayrımcılığı ve karışıklığı daha da kötüleştiren şey, Lübnanlıların büyük bir kesiminin 1975 savaşına silahlara karşı mücadele etmek için katılmış olmasıydı. Bu kesimin liderlerinden kimi hapishanede kimisi de sürgünde. Artık silahlara itiraz etmek resmi olarak vatana ihanet sayılıyor. Karşı çıkmak yasak. Lübnan'ın 1949 ile 1960'ların sonları arasında ateşkes anlaşmasıyla kendini koruyabildiğini düşünenler hain veya en iyi ihtimalle şüpheli olarak görüldü.

Silahları elinde tutan güç, Refik Hariri'ye 2005'te düzenlenen suikastten kendisini aklayamadı. Suriye güçlerinin Lübnan'dan çıkışı, gücün yetki ve nüfuz alanını genişletti. 2006'da bu güç, Hariri'nin suikastının gündeme getirdiği özgürlük, egemenlik ve bağımsızlık meselelerini halı altına süpürmek için yıkıcı bir savaş başlatmaya karar verdi. Her gerçek meselenin üstünü kapatan ve tahrif eden ‘ölüm kalım meselelerine’ geri döndük.

Ancak bu yıkıcı savaşa karşı çıkmak da ihanet sayılıyor.

Çoğunluk hükümetinin ülkeyi yönetmesi yasak. Hükümet silahlanmaya ufacık karşı geldiğinde Şii bileşenin temsilcilerinin geri çekilmesiyle yıkılıyor. Bu artık bir anlaşma değil.

Silah karşıtları ne zaman seslerini yükseltseler başkentin işgali ile karşı karşıya kaldılar ve 7 Mayıs 2008'de tam anlamıyla bu yaşandı. Bu silahların Lübnan'ı korumak için var olduğu masalına o dönemde sert bir tokat geldi. Artık bu masalın korunması için başka garantilerin verilmesi gerekiyordu: ‘Ordu, halk ve direniş’ denklemini desteklemek için bakanlıktan açıklamalar gerekti. Ayrıca muhalefet etmek yasaktı. İtiraz eden büyükelçiliklerin ajanı sayılıyordu. Silahlara itiraz edebilecek bölgelerin sindirilmesiyle başka bir garanti daha sağlandı: Hamra Caddesi'nde ve Eşrefiye bölgesinde sık sık “Emret Nasrallah” şeklinde sıcak ziyaretler gerçekleştirilmeye başlandı.

Silahları elinde tutan güç, Suriye devriminin bastırılmasına ve ardından Suriye'deki iç savaşa destek vermeye karar verdi. Suriye çatışması hakkında farklı düşünenler, belirli bir tekfirci veya ABD şeytanının maşası sayılıyor. Lübnan'ın İsrail'den korunması konusunda farklı bir bakış açısına sahip olanlar için doğru olan şey bu kişiler için de doğrudur.

Bu arka plana başka bir zorluk teşkil eden ekonomik kriz eklendi. Lübnan'ın dış politikasının kendi çıkarlarına uyması ve bunlara hizmet etmesi gerektiğini düşünenler, silahlara karşı komplolar kuranlar olarak tanıtıldı. Kabul edilmeleri için Körfez, Avrupa ve ABD ile olan ilişkileri unutup çıkarlarını İran ve Çin'de aramaları gerekiyor.

Yönetici zümreye ve onun yolsuzluğuna karşı çıkan Ekim Devrimi de yasak. Zira Ekim Devrimi silahları elinde tutan güç için en uygun koşulları bozuyor. Yasak, Şii mezhebinin katılımını engellemekten başlayıp göstericilere karşı ‘Şii, Şii’ diye bağırılan saldırılara varıncaya dek pek çok biçimde tezahür ediyor.

En büyük felaket, Beyrut Limanı'nın patlamasıyla yaşandı. Hristiyanlar bölgelerinin en ağır bedelleri ödediğini söylediler. Bazı simsarlarından ötürü Suriye rejimi hakkında ciddi şüpheler oluştu. Silahları elinde tutan taraf, patlamayla ilgili soruşturmanın siyasileştirildiğini söyledi. İlk sorgu yargıcı Fadi Savan bu göreve uygun değildi. İkinci sorgu yargıcı Tarık el-Bitar ise istenmiyor.

Kanlı Perşembe'den birkaç gün öncesi, sınırsız bir yıldırma, sindirme ve şantaj girişimine tanık oldu. İftira ve ihanet suçlaması vardı. 7 Mayıs 2008'in tekrarına ilişkin bir gönderme de yapılıyordu. Hükümetin aşırıya kaçmasına izin verilmesi ve Temsilciler Meclisi'nde tehditler savrulması, silahları yağlamaya benziyordu!

Tüm bunlar bir yargılamayı engellemek için!

Refik Hariri suikastından sonra Uluslararası Mahkeme, uluslararası olduğu için şiddetli bir şekilde eleştirildi. Liman patlamasına ilişkin soruşturmaya karşı ulusal bir mahkemenin yargılaması istenmiyor.

Öyleyse mesele, soruşturma ilkesine ve her soruşturmaya ilişkin bir duruştur. Hala Hizbullah’ın ininde suikaste uğrayan Lokman Selim’in ölümünü araştıracak birileri aranıyor. Direnme suçun bir koşulu olduğu kadar, suç da direnmenin bir koşuludur.

Despotizm, muhalefeti engelleme, muhaliflere çamur atma ya da onlara en ağır cezaları verme tutumu öyle bir boyuta ulaştı ki, ‘kutsal dava’ veya ‘Lübnan'ı koruyan silahlar’ masalı artık işe yaramaz hale geldi. Bu halde vatan bile halkın çoğunluğunun istemediği saf bir masal haline geliyor ve vatanın bir masal olduğunun fark edilmesi, büyük bir üzüntü ve acıdan dolayı başka birçok yangına yol açabilir.


DİĞER KÖŞE YAZILARI

Editörün Seçimi

Multimedya