Hüda Huseyni
Lübnanlı gazeteci-yazar ve siyasi analist
TT

Hizbullah, krizini çözmek için ABD-İran anlaşmasını bekliyor

Geçtiğimiz haftalarda Suriye'nin Banyas limanına ulaşan sevkiyat büyük bir şaşkınlık ve korku uyandırdı. Benzin varillerini taşıyan tankerin adresi Hizbullah’dı ya da bilenler öyle söylüyor. Hizbullah ise sevkiyatı sahiplenmedi. Aslında adresin özellikle Hizbullah olması şaşırtıcı değil, çünkü Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah uzun zamandır ve defalarca Lübnanlılara ülkedeki tehlikeli yakıt sıkıntısının üstesinden gelinmesine yardım etme sözü verdi. Ancak soru şu: Lübnan vatandaşlarına vaat edilen benzin neden henüz onlara ulaşmadı?
Nasrallah geçtiğimiz aylarda yaptığı konuşmalarda, Hizbullah’ın Lübnan'a benzin ve akaryakıt getireceğini, bir kısmının ayrım gözetilmeksizin herkese ücretsiz dağıtılacağını, bir kısmının ise ülkedeki akaryakıt fiyatlarının düşmesi için ucuz fiyata satılacağını defalarca duyurdu. Ama bu sözler tutulmadı. Uygulamada, son birkaç ay içinde Lübnan'a yalnızca iki tanker getirildi ve her ikisi de akaryakıt taşıyordu. Nasrallah'ın bahsettiği benzin ülkede dağıtılmadı.
Lübnan halkına tahsis edilen benzine ne oldu? Hem de Hizbullah’ın vaatlerine rağmen. Görünüşe göre, onları Lübnan'daki sosyal ve ekonomik basamakların zirvesine yerleştiren dolar cinsinden dolgun maaşlar alan Hizbullah unsurları, acı çeken Lübnan vatandaşları pahasına bir kez daha özel muamele görüyorlar. Anlaşılan o ki, Hizbullah unsurları Suriye ve Lübnan'daki genel benzin sıkıntısından faydalanıyor, İran'dan aldıkları yakıttan kâr elde etmek için benzini ya Suriye'ye ya da işadamlarına satmayı tercih ediyorlar. Böylece Hizbullah’a gönderilen petrol tankerlerinin son adresi de Suriye oldu.
Uzmanlar, İran'ın 87 oktan benzin ürettiğini söylüyor. Bu, Lübnan yasalarının düzenleyici ve çevresel nedenlerle talep ettiği seviyenin (95-98) altında. Dolayısıyla, Hizbullah'ın benzini Lübnan'a hiç getirmediği, düşük oktanlı benzinin kullanıldığı Suriye'de sattığı yönündeki güçlü olasılığa ek olarak, verilen sözlerin Hizbullah’ın başka bir halkla ilişkiler kampanyasının bir parçası olması da mümkün. Ama aslında Hizbullah, Lübnan için kullanamayacağı bir benzin türü ithal ediyor. Kısacası her iki durumda, yani benzin gelse de gelmese de Lübnan halkına boş vaatlerde bulunuyor.
Öte yandan, Banyas'ta bulunan tankerdeki benzin, destekçilerinin kesinlikle inanmayı tercih ettiği gibi Hizbullah'a ait değil. Aslında, böyle bir tanker de yok. Nasrallah ve Hizbullah Lübnan kamuoyunu bir kez daha aldattı. Çünkü Hizbullah'ın müttefiki İran, pratikte Lübnan prosedürlerinin gerekliliklerini karşılayan akaryakıtı ihraç etme konusunda hiçbir istek veya kapasiteye sahip değil. Özellikle de İran'da tırmanan yakıt krizinin ve geçen hafta İran benzin istasyonlarına yapılan ve ülkeyi tutuşturan saldırının arka planında. Şimdi durum kesinlikle İran'ın pervasızca davranıp, vatandaşlarının benzinini israf etmesine ve ondan Hizbullah lehine vazgeçmesine olanak tanımıyor.
Bu arada, Lübnan'daki elektrik santralleri yakıt eksikliği nedeniyle aralıklı olarak ve günde yalnızca birkaç saat çalışıyorlar. Kış kapıda ve bu da krizi şiddetlendirecek. Ardından da seçimler gelecek. Hizbullah, siyasi kazanımlar elde etmek için bu fırsatı kaçırmamayı planlıyor. Bunu yaparak, hükümetin itirazlarına rağmen Lübnan vatandaşlarını ve devlet kurumlarını İran'dan yakıt ithal ettikleri için sert uluslararası yaptırımlar ve eleştiriler riskiyle karşı karşıya bırakıyor. Hizbullah, ithalattan yararlanmaya ve Lübnanlıların müttefiki İran’a olan bağımlılıklarını artırmaya devam etmek istiyor. Bütün bunları yaparken de, masum görünen örtbas etme hikayelerinin ve Lübnan'daki Şiilerden aldığı geniş desteğin arkasına saklanıyor.
Lübnan'daki petrol krizinin başlangıcından bu yana Nasrallah, birçok konuşmasında İran'ın ülkeye petrol sağlayacağını tekrarladı. Lübnan'ın bu petrolün bedelini Lübnan lirası ile ödeyeceğini yineledi. Kamuoyunda Merkez Bankası’ndaki döviz rezervlerinde önemli bir gerilemenin yaşandığından bahsedildiği bir dönemde, Lübnan lirası ile ödeme yapılacağını söyleyerek, halkın geneline bu sayede Lübnan'ın döviz cinsinden ödeme yapmaktan kurtulacağını ima eder gibiydi. Nasrallah'ın söylediklerinin saçmalık olduğunu bildiği kesin. Henüz birinci sınıftaki herhangi bir işletme öğrencisi bile, yerel para biriminde ödeme yapmanın, sabit para biriminde ödeme yapmakla aynı şey olduğunu bilir. Zira Lübnan lirasının basımı için de, döviz cinsinden paralarla alınacak malzeme gerekiyor. Aksi takdirde sonuncusu Venezuela olmak üzere birçok ülkede olduğu gibi değerini kaybeder. Peki Nasrallah neden Lübnanlıları bu oyun ve illüzyonlarla aldatıyor?
Direniş ekseni partileri, elektrik jeneratörlerini birkaç saat çalıştırmak için biraz yakıt veya durmuş araçlarına biraz benzin almak için benzin istasyonlarında uzun saatler boyunca aşağılayıcı kuyruklarda bekleyen Lübnanlıları teşvik etmek ve şevklendirmek için büyük bir medya propagandasını devreye sokmakta gecikmediler. Hizbullah'a ait el-Manar televizyon kanalı, ilk petrol tankeriyle ilgili haberleri dakika dakika aktardı. Hizbullah kontrolündeki bölgeler, ilk geminin yola çıkışını havaya ateş açarak ve havai fişeklerle kutladı. Hizbullah, bunu hayal gücünün bir ürünü olan Amerikan kuşatmasını kıran açık bir zafer addetti. Lübnan'daki enerji sorununa herhangi bir çözüm içermeyen bu popülist anlık propaganda nedendi?
Ardından İran Dışişleri Bakanı Hüseyin Emir Abdullahiyan Lübnan'a gelerek yetkilileri ziyaret etti. İran'ın elektrik üretmek için fabrikalar kuracağından bahsetti ve bu fabrikaların kurulacağı potansiyel sahaları gezdi. Direniş medyası İran'ın Lübnan'a sunduklarını alkışladı ama İran altyapısının son derece harap bir durumda olduğunu ihmal etti. Nitekim İran’da Tahran ve birçok bölgede neredeyse sürekli kesintilere neden olan 11 bin megawatt'lık üretim açığı nedeniyle ciddi elektrik kesintileri yaşanıyor. Peki, Hizbullah ve müttefikleri neden bu yanıltıcı oyunlara başvuruyor?
Hizbullah Genel Sekreteri, ABD'nin İran'a ve onunla iş yapan herkese uyguladığı yaptırımlardan bahsetmeyi ihmal ediyor. Nasrallah, bir kısmı Suriye üzerinden Lübnan'a taşınan ve resmi bir gözetim veya hesap sorma olmadan dağıtılan İran petrolü kaçakçılığıyla övünerek bu yaptırımları neden görmezden geliyor?
Nasrallah, en yüksek sesiyle, Hizbullah’ın maaş, ekipman ve tıbbi bakım olsun aylık maliyeti en az 50 milyon dolar olan 100 bin savaşçıya sahip olduğunu ilan ediyor. Oysa bu sayının doğru olsa da olmasa da, modern teknoloji ve insansız hava araçları, en önemlisi de orduları bir yük haline getiren ekonomik savaş ve açlık ışığında hiçbir değeri olmayan ikincil bir konu olduğunu biliyor. Peki Nasrallah buna rağmen neden 100 bin savaşçısı olduğunu açıkça söylüyor?
Bunların hepsi açık ve net sorular, ama Hizbullah'ın soranlara ajanlık ve ihanet suçlamaları dışında vereceği bir cevabı yok. Fakat olayların nesnel bir incelemesi cevapları bulmak için yeterli.
Hizbullah ve direniş ekseni partileri, eski ABD Başkanı Donald Trump'ın Barack Obama tarafından imzalanan nükleer anlaşmayı iptal etmesinden bu yana büyük bir kriz içinde. Anlaşmanın iptali petrol ihracatı ve hammadde, ekipman ve yedek parça ithalatı dahil olmak üzere İran ile iş yapma yasağını yeniden yürürlüğe soktu. İran’ın yabancı bankalardaki büyük miktardaki fonlarını yeniden dondurdu. Bu, İran devletinin ithalatında büyük bir düşüşe ve kamu borcunda sürekli bir artışa yol açtı. Öyle ki, geçen Eylül ayı sonunda kamu borcu 415 milyar dolara ulaştı. Yoksulluk sınırının altında yaşayan İranlıların sayısı yüzde 50'ye yükselirken işgücü içinde  işsizlerin sayısı yüzde 11,6 oranına (11 milyon işsiz) ulaştı. Böyle kötü bir durumda, devletin yurtdışındaki kollarının birçok faaliyetini finanse etmeyi bırakacağı aşikardı. Nitekim Dini Lider, silahlı kolların liderlerinden mevcut tüm yollarla kendi kendilerini finanse etmelerini istedi. İşte Hizbullah’ın sorunlarının özü de bu.
Hizbullah, Latin Amerika ve özellikle de Paraguay'da uyuşturucu kaçakçılığı ve kara para aklama için hücreler kurdu. Ancak, suçları takip etme konusunda var olan uluslararası iş birliği bu hücreleri ortaya çıkardı ve liderlerinin çoğu tutuklandı. Bunlardan sonuncusu, Güney Kıbrıs Rum Kesimi tarafından geçen yılın Mart ayında yargılanmak üzere ABD'ye teslim edilen Hizbullah üyesi Gassan Diyab'dı. Yurtdışında faaliyet göstermek gittikçe zorlaşınca, Hizbullah, para kazanmak için uyuşturucuyu yerel olarak üretmeye ve Körfez ülkelerine kaçak yollarla sokmaya yöneldi. Uzak yakın herkesin bildiği Captagon üretimi böyle başladı ancak kaçakçılığın ortaya çıkması, Körfez'in Lübnan'dan ithalata kapsamlı bir yasak getirmesine yol açtı. Hizbullah, Captagon'dan elde ettiği geliri de kaybetti ve onunla birlikte binlerce çiftçi ve sanayici, geçim kaynakları olan ürünlerini satma fırsatını kaybettiler. Bunun üzerine Hizbullah, Lübnan Merkez Bankası dışında kendisine bir finansman kaynağı bulamadı. Düşük gelirlileri ve yoksulları koruma bahanesiyle gıda sübvansiyonlarını sürdürmesi için Merkez Bankası Başkanına doğrudan ve Cumhurbaşkanı Mişel Avn’dan damadı Cibran Basil ve eski başbakan Hassan Diyab'a kadar, destekçileri aracılığıyla  baskı yaptı. Ancak gerçekte, Hizbullah sübvansiyonlu malları iş birlikçileri aracılığıyla yurtdışına kaçırıp uluslararası fiyatlarla satarak 6 milyar doları aşan bir kâr elde etti. Bu 6 milyar, neticede onlar için Merkez Bankası’ndaki zorunlu rezervlerden başka bir şey kalmayan mevduat sahiplerinin parası ile kazanıldı. Eski başbakan Hassan Diyab, Merkez Bankası Başkanı'nı bankalara, yani mevduat sahiplerine ait rezervleri kullanarak sübvansiyonları sürdürmesi için zorlamaya çalıştı. Ancak başarılı olamadı ve sübvansiyonun kesilmesiyle birlikte kaçakçılık da  durdu. Hizbullah ve yardakçılarının yararlandığı bir başka para kaynağı kurudu. Ardından Nasrallah'ın doğrudan İran'daki Dini Lider Ali Hamaney'den yardım istediği, Hamaney’in de  satarak kendisine bir miktar kaynak sağlaması için Hizbullah’a petrol gönderilmesi direktifi verdiği söylendi. Ancak gönderilen petrolün Lübnan'ın sadece birkaç günlük ihtiyaçlarını karşılamaya yettiği de sır değil. Sonuç olarak, Hizbullah’ın İran petrolünü satarak elde edeceği fayda çok sınırlı. Bu nedenle ABD'nin Beyrut Büyükelçisi Dorothy Shea, Hizbullah’ın İran petrolü ithalatı meselesine hiç önem vermedi ve ülkesinin hastaneler ile insani yardım kuruluşlarına yardımcı olması halinde hiçbir yerden ithalata karşı olmadığını belirtti.
Yani Hizbullah, İran'ın geri kalan kolları gibi, para olmadığı müddetçe gerçek bir krizde. İran’ın kollarının şu anda tek arzuladıkları şey, İran'a uygulanan ambargonun kaldırılmasını sağlayacak ve böylece onlara hayatta kalmaları için gereken parayı sağlayacak bir İran-Amerikan anlaşması. Bu gerçekleşene kadar, Nasrallah'ın hegemonyasını reddeden, onu bastırmak ve taciz etmek için hareketlenenleri caydırmakta kullanabileceği tek şey güç yanılsaması. Ancak Nasrallah, gücü ile korkutmak için sahip olduğu kuvvetlerin sayısını (100 bin) abartınca, işler tersine döndü ve kendi silahıyla vuruldu.
ABD, İran'ın içinde bulunduğu çıkmazın boyutunun tamamen farkında. Bu nedenle Obama ile imzalanan anlaşmada olduğu gibi yaptırımları ve ambargoyu birden kaldırmayacak, bunun yerine, Kissinger’ın iyi bilinen “adım adım” politikasını benimseyecek. İran'ın kabul ettiği her Amerikan şartı karşılığında -tabii ki uygulandıktan sonra- yaptırımların bir bölümü de kalkacak. ABD'nin ise iki temel şartı olduğu biliniyor; uranyum zenginleştirme faaliyetlerinin durdurulması, hassas diye adlandırılan füzelerin imhası. Dolayısıyla anlaşma panzehiri yakın değil ve Hizbullah dahil olmak üzere İran'ın silahlı kolları zor durumda olmaya devam edecek. Güçlü görünme illüzyonuna başvurmak dışında bir seçenekleri kalmadı.