Şarkul Avsat Türkçe https://turkish.aawsat.com Şarkul El-Avsat gazetesi dünyaca en ünlü günlük Arapça gazetesi sayılır. Farklı dört kıtada bulunan 12 şehirde aynı anda basılmaktadır. http://feedly.com/icon.svg

DEAŞ ve benzerleri olgusu neden bitmiyor?

DEAŞ ve benzerleri olgusu neden bitmiyor?

Cuma, 18 Şubat, 2022 - 08:30
Ekrem Bunni
Suriyeli yazar

Terörist grupları kesin ve kati bir şekilde ortadan kaldırmaktaki kronik acziyet durumunu açıklamak için üç sebep iş birliği yapıyor. Bu sebepler son lideri Kureyşi’nin öldürülmesi gibi bir veya daha fazla DEAŞ liderini ortadan kaldırmanın sahneyi, yeni isimler ve anlatılarla da olsa bu tür grupların kendisini yeniden üretme fırsatlarını çok değiştirmeyeceğine dair yaygın hissi de açıklıyor.

Birinci sebep, DEAŞ ve benzerlerine karşı mücadeleye adanmış uluslararası savaşın doğasıyla bağlantılı. Bahsi geçen uluslararası savaş, dini aşırılığın ve İslamcı terörizmin ortaya çıkmasına neden olan siyasi, bilişsel ve ekonomik faktörleri göz ardı ederek, güvenlik ve askeri seçeneklerle sınırlı kaldı. Ne var ki, diktatörlük, cehalet, yoksulluk, ayrımcılık ve yolsuzluk gibi bu faktörlerin sebepleri ortadan kaldırılmadıkça bu bela kökten yenilgiye uğratılıp kaynakları kurutulamaz. Bu durum, 20 yıldan fazla bir süre ve Afganistan ile Irak'taki iki büyük savaştan sonra askeri seçeneğin sonuçlarının neden mütevazi kaldığını açıklıyor. Sonuçlar, askeri seçeneğin, İslami aşırıcılığın en önemli liderlerini tasfiye etmekteki başarısına rağmen, tek başına bu aşırılık yanlısı gruplara karşı koymakta ve terörizm belasını ortadan kaldırmakta etkili olmadığını gösteriyor. Aksine, terörizmin genişlemesine ve yayılmasına katkıda bulundu. Gerçekler, toplumlarımızın baskı ve yolsuzluk otoriteleri altındaki kötü gelişme koşullarının, güç ve zenginlik sahipleri ile baskı ve yoksunluk altında inleyen geniş kitleler arasında keskin bir karşıtlık yarattığını söylüyor. Bu da DEAŞ ve benzerlerine büyüme ve yenilenme sebepleri sağlayan verimli bir toprak oluşturuyor. Tarihin dersleri, Arap toplumlarının haklarına karşı adaletsiz, despotluk ve işgalin kötülüklerine göz yuman, diyalog, çoğulculuk ve insan haklarına saygı değerlerini desteklemeyen uluslararası politikaların, kendi açısından İslami aşırılığın ve onun şiddet patlamasının devamı için nesnel bir katalizör oluşturduğunu söylüyor.

Geçmişte dini radikalizmin ayaklarının altındaki halıyı çekmenin bir yolu olarak, demokrasiyi, insan haklarını ve geri kalmış toplumların gelişimini destekleme çağrılarının İslamcı terörizme karşı savaşa eşlik ettiği doğrudur. Keza despot rejimlerin, bu çağrılara karşı savaşmak için acele ettikleri de doğrudur. Bunun için de ya komplo teorilerini ve demokratik gelişmenin arkasında, bölge halklarını aşağılamayı ve onların servetlerini kontrol etmeyi amaçlayan sömürgeci çıkarlar olduğu fikrini öne sürdüler ya da terör örgütlerinin işlerini kolaylaştırıp, onları zarar vermeye yönlendirerek, güvenlik ve istikrarı korumanın tek seçeneği olduklarına dünyayı inandırdılar. Ancak, cihatçı ideolojinin canlanmasına şunların katkıda bulunduğu da doğru; sabırsızlık, mevcut istikrarı ve diktatörlükleri desteklemek adına demokrasiyi güçlendirme çağrılarından erken geri çekilmek, Arap Baharı toplumlarına yönelik otoriter öldürme ve işkence olgusuna karşı uluslararası olumsuzluk oldu. Daha da kötüsü, popülist akımların artan varlığı, küresel olarak var olan güç, baskı ve tahakküm mantığına geri dönüş eğilimi oldu. Bütün bunlar cihatçı ideolojiye "Hilafet Devleti"ni kurma adını verdiği eski hayalinin propagandasını yapmak için daha fazla fırsat verdi.

İkinci sebep, hakimiyetlerini ve nüfuzlarını güçlendirmek için halen dini ve mezhepsel çatışmalardan yardım isteyen İslamcı rejimlerle bağlantılıdır. Bunların başında Tahran hükümeti ile onun hayatta kalma ve süreklilik faktörlerini aşırılık ve terör olgusu ile destekleme rolü geliyor. Bu olgunun büyüme ve gelişmesinin İran'da İslam Cumhuriyeti'nin kurulmasıyla çakışması belki de bir tesadüf değildi. Böyle düşünmemizin nedeni, sadece İslam Cumhuriyeti’nin mezhep çatışmalarını kışkırtmak ve Sünni mazlumluğu olarak bilinen şeyi yaratmak, bölgedeki siyasi çatışmanın nefret uyandıran mezhepsel şiddete dönüşmesini teşvik etmekteki rolü değildir. Aynı zamanda bu öcünün varlığını sürdürmesinin ve gerektiğinde onu kullanmanın Tahran'ın çıkarına olmasıdır. Tahran bu öcüyü kimi zaman Arapların yeniden canlanma şansını bozmak ve zayıflatmak, modernleşme ve gelişme süreçlerini, ihtiyaçları ve hakları konusunda daha bilgili ve dikkatli toplumlar inşa etme becerisini olgunlaşmadan yok etmek için kullandı. Kimi zaman da Batı'nın Sünni İslam fobisini kışkırtmak ve kötünün iyisi olarak Şii İslam’ın uluslararası kabulünü teşvik etmek için kendisinden yararlandı. Sonuç ise; marjinalleştirilmiş ve mezhepsel açıdan gergin grupların genişlemesi, Sünni Arap bileşeni arasında baskı ve adaletsizlik duygularının derinleştirilmesi, tepkilerinin mezhepsel intikam çerçevesinde yoğunlaşması olmuştur. Bu da, onu, özgürlük ve vatandaşlık toplumunu destekleme, geri kalmışlığın, ayrımcılığın ve zulmün tüm nedenlerini ortadan kaldırma mücadelesine öncülük etme hakkından ve fırsatından mahrum etmiştir.

İslami aşırılığın yaşadığı patlama ile bölgedeki İran etkisinin ilerleme eşiği arasında bir bağlantı olduğu konusunda birçokları hemfikir. Washington'ı Irak'ı işgal etmeye, devletini yok etmeye ve bileşenlerini kurcalamaya kışkırttığı için buna örnek olarak da Eylül 2001 saldırılarını veriyorlar. Irak’ta bu yaşananların İran'ın bölgedeki varlığını ve etkisini güçlendirdiğini belirtiyorlar. Tahran yöneticilerinin başlangıçta bu işgale sessiz kaldıklarını ve suç ortaklığı yaptıklarını hatırlatıyorlar. Tahran ile Suriye rejimi arasında daha sonra görülen benzersiz koordinasyonu anımsatıyorlar. Bu koordinasyonun amacının Irak’ı Devrim Muhafızları’nın nüfuzu için kolay bir ava dönüştürmek niyetiyle Amerikan güçlerini Irak'tan çekilmeye zorlamak olduğunu ve bunun için İslamcı terörist grupların faaliyetlerine dönmelerinin sağlandığını belirtiyorlar. Bu dönemde Tahran'ın bu gruplar tarafından hiçbir terör saldırısı ile hedef alınmadığına, aksine, Afganistan'dan ayrıldıktan sonra el-Kaide liderlerinden geri kalanlar ile ailelerini kucaklayan güvenli bir limana dönüştüğüne değiniyorlar.

Üçüncü neden, şu anda ikili bir fenomen tarafından yönetilen toplumlarımızdaki dini düşüncenin gerçekliği ile ilgilidir. Bu fenomenin bir yüzü siyasal İslam, ikinci yüzü ise aydınlanma projesinin başarısızlığıdır. Aşırılıkçı düşüncenin büyümesinin nedenlerinden birinin, siyasi İslam gruplarının ılımlılığına ve Müslüman Kardeşler başta olmak üzere en önemli örgütleriyle flört etmeye oynanan yanlış bahis olduğuna inananlar yanlış düşünmüyorlar. Zira bu bahis, söz konusu grupların, genel olarak, fanatizmin ve İslami aşırılığın büyümesinin ideolojik ve sosyal taşıyıcıları olduklarını hesaba katmadı. Keza ideolojik ve örgütsel olarak belirginleşmesi, büyüyüp serpilmesi için bereketli bir toprak oluşturduğunu da. Her ikisi de aynı kaynaktan besleniyor, şekil ve yöntemlerde farklılık gösterse de İslam şeriatı ve Allah'ın yeryüzündeki hükmü olduğuna inandığı şeyi uygulamaya çalışıyor. Dahası, otoritesini ve kutsal hakkı olarak gördüğü şeyi korumak için en haddi aşan, baskıcı ve barbarca yöntemleri kullandığına dair birçok örneğin varlığına rağmen, barışçıl olduğunu iddia etmekte tereddüt etmiyor. Radikal İslamcı düşüncenin gelişimini şunlarla ilişkilendirenler de yanılmıyorlar; dini reformun başarısızlığı, modernite ve demokrasi güçlerinin varlığının ve güvenilirliğinin zayıflığı. En önemlisi de dini siyasetin kirlerinden uzaklaştırıp, dinin ahlaki ve insani değerler özüne iadei itibarda bulunan sağlıklı bir söylem inşa etme ve yayma yönündeki zayıf çabalar. Aşırılıkçı düşüncelerin büyümesi ve gelişmesi için aklın ve mantığın sesinin yokluğundan daha iyi bir fırsat bulunamaz. Keza, dini ve seküler arasındaki ilişkiye dair cesur ve bilimsel, durağanlığa ve geleneklere bağımlı hale gelen, düşünce biçimlerinde akılcılığı yaymaya şiddetle ihtiyaç duyan toplumların ilerlemesinde öncü olacak bir vizyon oluşturamama sıkıntısı da bu tür düşünceler için iyi bir fırsat.

Sonuç olarak; yukarıda zikrettiğimiz nedenler devam ettiği sürece, DEAŞ ve diğer terör gruplarının devamı için uygun atmosfer de devam edecek. Zarar gören ve kuşatılan çoğunluğu dini sığınağa doğru iten, radikal İslamcı düşüncenin ve şiddet seçeneğinin büyüme şansını otomatik olarak artıran atmosfer varlığını sürdürecek.


DİĞER KÖŞE YAZILARI

Editörün Seçimi

Multimedya