Muhammed Rumeyhi
Araştırmacı yazar, Kuveyt Üniversitesi'nde Sosyoloji profesörü...
TT

Baş olma sevdası felaketi!

Tanınmış Arap yazar Amin Maalouf, "Uygarlıkların Batışı" adlı kitabında, bize "Araplar" ve belki de Ortadoğulular olarak yaşadığımız krizlerin ve sıkıntıların çoğunu açıklayan merkezi bir fikir sunuyor. Fikir, özellikle siyaset alanında bizim kronik felaketimiz olan “baş olma sevdasıdır.” Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi yakın zamanda Mısırlı bir grup ile canlı yayınlanan görüşmesinde, Mısır'ın bugün çektiklerinin çoğunun 1967 yenilgisinin sonucu olduğunu söyledi. Maalouf, Abdunnasır'ın o dönemde, yani 1967 yılında baş olma sevdasına teslim olduğunu ve hazır olmadığı bir savaşa girdiğini söylerken bunu açıklıyor. Arap siyasetçilerin nasıl ve hangi şartlarda baş olma sevdasına teslim olduklarına dair pek çok detay var fakat sabit olan, büyük ölçüde “baş olma sevdasına teslim olma” ve sloganların tuzağına düşme olarak tanımlanabilecek karmaşık bir Arap sorunu olduğudur! Suriye'yi paramparça eden Suriye halk ayaklanmasının başlangıcında, rejime muhalif olduklarını iddia eden gruplar ortaya çıkmıştı, ancak uzun vadeli ideolojikleşme ve baş olma sevdasına dayalı siyasi eğitim nedeniyle, "muhalefet kararlı bir şekilde herhangi bir dış müdahaleye karşı olduğunu!" beyan etti. Böylece muhalifler küresel arenada manevra yapma ve müttefikler cephesini genişletme kapasitelerini kaybettiler. Buna karşılık Suriye rejimi eski kavramlarına (ulusal bağımsızlık) sırtını dönmekten çekinmedi, dış yardım talep etti, hatta yalvardı ve yardım -her biri kendi bedeliyle- Rusya ve İran'dan geldi.
Tunus'ta tanık olduğumuz trajik durum, bu çarpık bilincin bir parçası, yani bu ülkede etkili siyasi tarafların neredeyse çoğu “baş olma sevdasına teslim olmuş” durumda. Bu durum Tunus'u siyasi, sosyal ve ekonomik koşullarında benzeri görülmemiş bir gerileme ve kötüleşmeye taşıdı. Irak ve Suriye olmak üzere iki kanadıyla Baas Partisi’nin yolculuğu, Bağdat'ın düşmesine ve Suriye'deki krizin patlak vermesine kadar baş olma ve öne geçme sevdasına tanık oldu. Irak ile İran arasındaki savaşın patlak vermesinden aylar sonra, Saddam Hüseyin ile Hafız Esed arasında Kral Hüseyin'in himayesinde Ürdün askeri üslerinden birinde yapılan görüşme hakkında bugün bilinenlere göre, ikilinin görüşmesi yaklaşık 20 saat sürdü ve görüşme "düşman kardeşler" arasında asgari düzeyde de olsa bir uzlaşı yaratamadan sona erdi. İki rejim de arkasında birçok slogan, aynı zamanda çok sayıda kurban ve modern bir devlet kurma konusunda tam bir başarısızlık miras bıraktı.
Kaddafi Libyası’nda diğerlerini geride bırakıp baş olmak, tartışılmayan bir kuraldı. Bunun için “Hemen Arap birliği” ve “Afrika'yı özgürleştirme" sloganları atıldı. Libyalılar kapasitelerini aşan ve hatta arzu etmedikleri çatışmalara sürüklendi. Oysa bunların hepsi de gerçekleştirilemeyecek sloganlardı. Dahası bu sloganlar "demokrasi" ile de sarılırdı ama gerçekte hiçbir demokrasiye benzemiyor, hatta yanına yaklaşmıyorlardı!
Filistin tarafına gelince, mevcut nesil, Filistin iç anlaşmazlıklarının yeni ve çağdaş olduğunu düşünüyor ama Arap Birliği’nin ilk yıllarındaki tutanaklarını okuyan herkes, onun muhalif Filistinli taraflar arasındaki bakış açılarını yakınlaştırmak için zaman ve çaba harcadığını görecektir. O dönemde ihtilaf Müftü Emin el-Hüseyni ve destekçileri ile el-Naşaşibi ailesi ve destekçileri arasındaydı. Bu, her biri “Filistin'i özgürleştirmeye” daha uygun olduğuna inanan bir grup ailenin birbirini geride bırakma ve baş olma mücadelesiydi. Filistin'i kurtarmak konusunda her biri diğerini geride bırakıp başa geçmeye çalışan fraksiyonlar, örgütler, Gazze ve Batı Şeria arasındaki Filistin iç bölünmesi hâlâ geniş. Böyle oldukları için aslında Filistin ellerinden kayıp gidiyor!
Son olarak el-Aksa olayları nedeniyle Güney Lübnan'dan İsrail'e birkaç roket fırlatılması, yine bir başa geçme ve diğerlerini geride bırakma çabasıdır hem de ciddi türden. Çünkü bu roketler, basitçe son aylarda büyüyen İsrail bölünmesinin toplanmasını hızlandırdı. Ajandasını uygulamak için "radikal hükümete verilmiş bir hediye" oldu! Buna karşılık Filistinliler için bir takırtıdan ibaret kaldı!
Bugün bu öne geçme ve baş olma sevdasını, bazı İranlı güçlerin Körfez'in iki kıyısı arasındaki uzlaşmaya karşı direnişinde de görüyoruz. Fanatikler, uzlaşma ve barışın vatanları korumanın en iyi yolu olduğuna inananların önüne geçmek için yeniden “devrimi ihraç etme” ve “mustazafları” destekleme fikirlerine dönüyorlar. Arap fanatikler de onlara, uzlaşmayı istedikleri gibi yani "bir tarafın diğerine karşı zaferi" şeklinde yorumlayarak karşılık veriyorlar.
Bunu yapanlar riskleri kontrol etmenin anlamını anlamıyor, baş olma sevdasına teslim olmalarının ülkelerine ve vatandaşlarına verebileceği büyük zararlara bakmıyorlar. Tek umursadıkları, "karşı tarafı zor durumda bırakmak", onu kitlesi önünde küçük düşürmek ve planlarını baltalamak. Arap siyasi ve hatta kültürel ve sosyal eylemlerin yarım asırlık veya daha fazla bir sürelik gidişatına baktığımızda, “baş olma ve öne geçme sevdasının” dışı rahmet, içi eziyet olan söylemleriyle sıklıkla karşımıza çıktığını görürüz. Günümüz terminolojisiyle baş olmayı geleneksel terminolojideki anlamıyla mukayese edersek, o zaman bunu yapanların, modern münafık vasfını taşıyan kişiler olduklarını söyleyebiliriz. Birçok Arap siyasi darbesi sadece iki bayrak altında yapıldı: "Arap birliği ve Filistin'in kurtuluşu" ile "demokrasi". Ama darbeciler iktidara gelince hem bu ikisini inkâr ettiler hem de halka inkâr ettirdiler. Birçok bahane ve gerekçeyle bu sloganlara fiilen ilk onlar karşı durdular. Böylece ne birlik sağlandı ne kurtuluş gerçekleşti ve ne de formaliteden de olsa bir demokrasi kuruldu.
Halka hâlâ gündemde olan “aptal teoriler” sundular ve bunlar da Arap topraklarının çoğunda gözlemlenen büyük çöküşe neden oldular. Baş olma mirası birden fazla nesilde yanlış bir bilinç oluşturdu ve bu yanlış bilincin bireyler ve gruplar tarafından bugüne kadar taşınması, karşı karşıya olduğumuz bir problem. “Ulus-devleti hor görme” ve aleni olmayan, uydurma ve ulus-ötesi ilişkilerin yüceltildiğini açıkça görüyoruz. Bunu yapanlar bugünün terminolojisine göre “vatana ihanet ediyorlar.” Ancak görüyoruz ki bunlar vatanları dışında şu ya da bu rejimi yüceltiyorlar, o yanlış bilinç uğruna vatanlarını bile yok etmeye hazırlar.
Din söz konusu olduğunda baş olma veya öne geçme sevdası daha da derinleşip sancılı bir hal alıyor. Dine inandıklarını iddia edenlerin, onun adına sahtekarlık yapanların, kılıf olarak kullananların, akıl ve mantıktan tamamen yoksun bir şekilde canlarının istediği gibi “bir şeyleri haram veya helal kıldıklarını” görüyoruz.
Gafil bir toplumda baş olma veya öne geçme çabası siyasi olarak kazandırır, ancak sonunda vatanların yerle bir olmasına yol açar.
Son söz; baş olma sevdası, gerçekleştiremeyeceğinizden emin olduğunuz “siyasi bir sloganı benimsemek” ve ardından sizi öldürene kadar onun içinde sıkışıp kalmaktır!