Muhammed Rumeyhi
Araştırmacı yazar, Kuveyt Üniversitesi'nde Sosyoloji profesörü...
TT

Bitmeyen savaşlar!

21. yüzyılın ilk çeyreğinde, bazıları insanlığın şiddet ve savaştan ders aldığına, en etkili ve cesur çözümün, sorunlarını anlayış ve barışçıl tartışma yoluyla çözmek olduğuna inanıyordu. BM Antlaşmasını ve Güvenlik Konseyi yasalarını yazanlarının başarmaya çalıştığı şey de belki buydu. Ancak insanın kana olan açlığının giderilemeyeceği, bu açlığın farklı şekil ve yöntemlerde kan talep etmeye devam ettiği açık ve net.

Etrafımızda irili ufaklı pek çok bitmeyen savaş var. Bunların en önemlileri dünyamızda halihazırda aktif olan üç tanesidir. Peki, bunların anlamları nedir?

Birinci savaş: Rusların Ukrayna'daki savaşıdır. Her iki taraftaki can kayıplarını, yapılara ve çevreye verilen zararları umursamayan şiddetli savaşın üzerinden 15 aydan fazla zaman geçmesine rağmen, savaş sıcaklığını koruyor ve bir haftadan diğerine sertleşiyor. Savaş kararının dar görüşlü olduğu, yanlış bilgilere veya belki de yanılsamalara dayandığı aşikâr. Daha da önemli olan Batı'nın tüm gücüyle desteklediği savaşın, şimdi astronomik bir rakama, milyarlarca dolara ulaşan devasa insani ve finansal maliyetlerine ve buna ilaveten küresel ekonomide yarattığı çalkantıya, Rusya içinde yol açtığı belirsizliğe rağmen kısa sürmeyecek olması. Uzaması ve hem Rusya hem de Batı ekonomilerine kan kaybettirmesi beklenen, çevresine ve hatta dışına doğru gelişebilecek bu savaşın ne zaman ve hangi gerekçelerle sona ereceği belli değil. Uluslararası tarafların uzlaşmacı çözümler sunmaya yönelik tüm girişimleri başarısız oldu. Bu, giderek daha da kötüye giden, taraflarının kendisini bir “kemik kırma” olarak gördüğü ve kazananı olmayan bir savaş.

İkincisi: Sudan'daki savaştır ve kendisi kelimenin tam anlamıyla "saçma" olarak tanımlanabilecek bir generaller savaşıdır. Makam, güç, iktidar ve paraya sahip olmak dışında hiçbir sebebi olmayan bir savaştır. Sudanlıların çoğunun “hiçbir ilgisinin ve suçunun" olmadığı bir savaştır. İnsanın kalbini sızlatan husus, Sudan halkının geniş kitlelerinin bu olup bitenler nedeniyle yerinden edilmesi, açlık yaşaması, ilaçtan mahrum kalması, bir yönetim yokluğu yaşaması dahası hırsızlık ve cinayetlerin yaygınlaşmasıdır. Seksen ülke bir araya geldi ve Sudanlılara yardım olarak "kâğıt üzerinde" 1 buçuk milyar dolar topladı. Bunlar halen vaat olduğu için hiç kimse ne kadarının BM’ye verileceğini ve ne kadarının Sudan halkına nasıl ulaşacağını bilmiyor. Bu savaş trajik, zira bütün savaşların en azından bir açıklaması vardır ama bir kader gibi Sudan halkının üzerine çöken bu savaşın inandırıcı bir açıklaması yok. Tek bir gerçekçi açıklaması olabilir, o da generallerin iktidarı sivillere devretmekten kaçma çabası olduğu. Sivillerin arasında da bu savaşa katkıda bulunanlar var. Bu, üçüncü dünyadaki bir savaştır ve sona erecekse de ancak Sudan'ın yeniden bölünmesi ve ordunun yeniden ülkeyi yönetmesiyle sona erecek. Bu ise insana geçen yüzyılın yetmişli yıllarında Pakistan'ın bölünmesini hatırlatıyor. Bir kez daha söylemek gerekirse bu, kazananı olmayan bir savaştır.

Üçüncüsü: En uzun, belirsiz ve en az sonuçları olan Filistin-İsrail savaşıdır. Yetmiş yıldan fazla bir süre önce başladı, hâlâ devam ediyor ve edecek. Son aylarda, sayıları her gün artan Filistinli ölümlerin gösterdiği gibi, daha yoğun ve şiddetli hale geldi. Bu rakamların korkutucu hale gelmesi aynı zamanda, İsrail hükümetinin helikopterler ve füzeler dahil kullandığı savaş makinesinin niteliğini ve gaddarlığını da gösteriyor. Bu, iki taraf arasında “yıpratma savaşı” olarak sınıflandırılabilecek bir savaş ve taraflardan hiçbiri, özellikle İsrail, herhangi bir barışçıl çözümü kabul etmiş veya ikna olmuş görünmüyor. Yine bu da galibi olmayan bir savaş.

Bu savaşları nasıl açıklayabiliriz?

Açıktır ki bunlar, hak edilmiş bir değişimden “korku savaşları”dır. İlk savaşta Rus rejimi çevresindeki gelişmelerden endişeliydi; Ukrayna, Rusya anakarasına en yakın ve bitişik coğrafi bölge ve bu nedenle burada yaşananlar tüm Rusya'yı etkiliyor. Ukrayna içinde yaşanan en önemli şey ise demokratik olarak seçilmiş bir hükümetin iktidara gelmesiyle sonuçlanan yumuşak bir devrim olan “Turuncu Devrim” (2004-2005) idi. Bu hükümet, liderin ömür boyu yönetimde kaldığı her şeyin kontrolünde olduğu bir rejime, yani yeni Çar'a düşman olabilirdi. Bu dalga sadece Rusya'nın içini değil, 2020'de daha önce Ukrayna'da yaşananlara benzer bir protesto dalgasına tanık olan Belarus gibi yakın çevresini de etkilemeye başladı. Moskova, tüm bunlar ve belki de çevreye yayılan bu tatsız hareketi bastırmak için savaş kararı aldı.

Korku, Sudan'da olup bitenlerin de açıklaması olabilir. Geniş çaplı bir halk hareketinin, “dinamik İslam” temeline dayanan Ömer el-Beşir iktidarını devirmesinin ardından, askeri seçkinler önce halkın taleplerine uydular ve sivil yönetim gibi görünen bir yönetim kurmaya yöneldiler. Ama çok geçmeden aleyhine dönüp ona darbe yaptılar. Sonra da kendi aralarında bölündüler ve generaller arasındaki bu menfur savaş başladı. Bu, generallerin yönetimdeki eksikliklerini ve servet konusundaki açgözlülüklerini ortaya çıkarabilecek, sivil bir yönetime iktidarı devretme korkusudur.

İsrail seçmenini aşırılık yanlılarını seçmeye, İsrailli siyasetçiyi aşırılığa yönelmeye iten de toprağı paylaşan ötekine dair tarihsel ve hastalıklı korkudur. İsrail sağı ve yerleşim yerlerinde yaşayanlar arasında güvenliğin ancak Filistin halkının “imha edilmesi” ile sağlanabileceğine dair kesin bir inanç var, çünkü bu kesimlerin nazarında Filistin halkı bu topraklarda yaşamalarına karşı. Filistinlilerin talepleri ne kadar ılımlı olursa olsun korkuya neden olan tarihsel şüphe, bu İsrailli kesimi mantıklı düşünmekten alıkoyuyor. Bu nedenle, herhangi bir Filistin eylemi doğrudan “terörizm” ile damgalanıyor ve bu şekilde tanımlanıp çarpıtılıyor. Bu da kazananı olmayan bir savaş.

Etrafımızdaki bu savaşlar ve krizler, tarihi ve insani kazanımların dördüncü dalgasını engelleme girişimidir. Bu dalga, halkın katılımı, kamusal özgürlükler, insan hakları ve en önemlisi iktidarın barışçıl bir şekilde devir-teslimi dalgasıdır. Yani, “tarihin sonunun” tanıklık edeceği ve sonuçlarının önümüzdeki dönemde insanlığın kaderini belirleyeceği söylenen -ki bu uzun sürebilir- gelişmeyi engellemeye yönelik proaktif engellemelerdir.

Son söz; BM’nin dediği gibi, bu savaşlar şimdiye kadar 107 milyon mülteciye ulaşan devasa bir insani sığınma dalgası yarattı. Bu tarihi bir rakam ve giderek büyüyor.