Nedim Kuteyş
Lübnanlı gazeteci
TT

Süleymani yıkıyor… Şehirler kazanıyor

ABD Başkanı Donald Trump, 49 gün sonra tartışmayı düzelterek Ortadoğu’daki öncelikleri yeniden düzenledi. Nitekim Suudi Arabistan gibi bir devletin karşı karşıya kaldığı şiddetli medya ve siyasi savaşın etkisiyle gazeteci Cemal Kaşıkçı’nın öldürülmesi olayından sonra bu öncelikler iç içe geçmişti.
Beyaz Saray’ın 20 Kasım’da İran’ın Ortadoğu ve dünyadaki kriminal rollerini hedef alarak Kaşıkçı olayıyla ilgili açıklamalar yapması tesadüf değildi.
İran’a yönelik 7 suçlamanın başında Beyaz Saray, Yemen’de Suudi Arabistan’a karşı vekâlet yoluyla girilen kanlı savaştan Humeyni rejiminin sorumlu olduğuna işaret etti. Suudi Arabistan’a yönelik medya saldırıları devam ederken Yemen savaşı, Riyad’ın bölgedeki politikalarına karşı sanal bir şahit olarak yeniden kullanıldı. İran’ın rolü, bariz bir şekilde görmezden gelindi. Yemen savaşı, Husilerin Ali Abdullah Salih’le anlaşarak barışçıl siyasi çözümün tüm dayanaklarına darbe yapmasıyla başlayan bağlamından saptırıldı. Husiler, Kuzey Yemen’in çoğunu işgal edip güneyin başkenti Aden’e ve uluslararası limana ilerlediği zaman Suudi Arabistan, Yemen savaşına müdahale etti. 
Beyaz Saray, yaklaşık 50 gün boyunca gündemde olmayan bu önemli Yemen düzeltmesinin ardından İran’ın Irak’ın demokrasiye ulaşma çabasını sarsmadaki rolüne işaret etti. Daha sonra Beyaz Saray, unutanlara ya da unutmuş gibi yapanlara İran’ın Lübnan’daki (Hizbullah) terör örgütünü ve aynı şekilde milyonlarca Suriyeliyi öldüren diktatör Beşşar Esed’in Suriye’de kalmasını desteklediğini hatırlattı. Beyaz Saray’ın açıklamasında İran rejiminin Ortadoğu’da Amerikalı ve Amerikalı olmayan birçok masum insanı öldürmekten sorumlu olduğuna açık bir şekilde vurgu yapılıdı. Ayrıca Tahran rejiminin rollerini ve hedeflerini deşifre eden İran sloganlarına da atıfta bulunuldu. Açıklamada İran’ın “Amerika’ya ölüm! İsrail’e ölüm!” sloganlarıyla güçlü bir şekilde övündüğü ve dünyada terörün ana destekçisi olduğu dile getirildi.
Tüm bunlar, olayları olduğu gibi açık ve net bir şekilde açıklayan açılış konuşmasında 90 kelimelik bir paragrafta dile getirildi. Bu durum karşısında İran, Dışişleri Bakanı Muhammed Cevat Zarif’in alaycı tweetleri dışında hiçbir şeye sahip değildi. Zarif, bu suçlamalara değil, aksine bu suçlamaların Suudi Arabistan’la ilgili açıklamanın başında yer almasına şaşırıyor. Ki aslında İran ve kolları, bu suçlamaların bir “şeref” olduğunu iddia ediyor. Doğal olarak Zarif, Suudi Arabistan’a ve Kaşıkçı cinayetine yoğunlaşıp tüm kusurlarıyla İran’ın rollerinin yok sayıldığı için 49 gün boyunca egemen olan medya ve siyasi atmosferi ölümsüzleştirmek istiyor.
Ortadoğu’daki çıkarları, müttefikleri ve düşmanları belirleyen Beyaz Saray’ın açıklaması, Suudi Arabistan’ı savunmaya yönelik bir açıklama değildir. Tam tersine Beyaz Saray’ın açıklaması, stratejik anlamda ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’nun İran’a yönelik ABD yaptırımlarının kaldırılması için yol haritası olarak sunduğu 12 şartın doğal bir uzantısıdır. Bu şartların yarısı, Kasım Süleymani’nin zeki olduğu teorisine dayanan İran’ın bölgedeki politikasıyla ilgilidir. Bu teori, İran tahribatının uzandığı ülkelerdeki devlet kurumları ve milislerle iç içe geçmiştir. Nitekim bunun örneği, Lübnan’daki devlet kurumlarıyla Hizbullah arasındaki öldürücü benzerlikte görülmektedir.
Bu durum, İran’la nükleer anlaşma yapan önceki ABD Başkanı Barack Obama’yı İran’ın Ortadoğu’daki politikalarını görmezden gelmeye sevk etti. Trump, çözüm mantığını altüst ederek şunu söyledi: “İran’ın bölgesel politikaları, onun nükleer programı kadar tehlikelidir.”
Aslında İran; Irak, Suriye ve Yemen’i nükleer silahlarla imha etmedi. İran, Lübnan’ın siyası kararını atom enerjisiyle ele geçirmedi. Aksine Tahran’ın imha gücü, etnik bölünmeleri ve kimlik çatışmalarını kullanmasında gizlidir. Bu da milis ve milis olmayan gruplar arasındaki öldürücü ortaklıklar vasıtasıyla devletleri ve kurumları zayıflatarak onlara egemen olmayı kolaylaştırmaktadır. Böylece Hizbullah’ın bir bölümünün devletin dışında bir bölümünün de devletin içinde olduğunu görüyoruz. Irak’taki Haşdi Şabi’nin durumu da aynı. Siyasi çözümün ardından Suriye ve Yemen’deki durum da aynı olacak. Sonuçta imha edilmiş şehirler ve yıkılmış vatanlar ortaya çıkacak.
Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn ve Mısır bunu tamamen reddediyor. Bu ülkeler, bu durumu sözlü olarak reddetmekle yetinmeyip fiili olarak da buna karşı çıkmaya çalışıyor. Konsolosluk olayıyla Beyaz Saray’ın açıklaması arasındaki 49 günlük süre bu kararı zayıflatmaya yönelikti.
Bu, mezhepler ve devletler arasındaki bir çatışma değil, aksine iki zihniyet yani şehirleri yapanlarla yıkanlar arasındaki bir çatışmadır.
Abu Dabi’nin Formula yarışlarına ev sahipliği yaptığı hafta Dubai Emiri Şeyh Muhammed bin Raşid el-Mektum, Şarku’l Avsat gazetesine “Arap dünyasında 20 tane Dubai görmeyi hayal ediyorum” açıklamasında bulundu. Suudiler, Kızıldeniz’de dev proje NEOM kentini hayal ederken Mısır’da yatırım maksatlı büyük gaz kaynağına ulaşmak için benzer dev projeler ilan ediliyor.
İşte Ortadoğu’daki savaşın aslı burada ortaya çıkmaktadır. Bu savaş, Kasım Süleymani’nin imha gücüyle –ki tarih, Kasım Süleymani’yi Ortadoğu’da en çok şehir yıkan birisi olarak hatırlayacak- şehir yapanlar arasındadır. Şehirler daima zafer kazanır.