Rıdvan Seyyid
Lübnanlı akademisyen, siyasetçi- yazar Lübnan Üniversitesi'nde İslami ilimler profersörü
TT

Arap entelektüellerinin bulanık bakışları ve farkındalık!

Her şeyi beklerdim de Taha Abdurrahman’ın karanlık Batı tasavvuruna karşı “Direniş” adlı bir tezle ortaya çıkmasını beklemezdim!
Otuz yılı aşkın süredir onun nezdinde en büyük Şeytan “laiklik” olmuştu.
Ardından, İslam adına şiddet eylemleri düzenlenmeye başlayınca, kendisini daha ziyade maneviyata verdi ve birkaç kitapta, “güvenirlilik” olarak adlandırdığı bütüncül bir yaklaşım sunmaya çalıştı.
Din ve onun yumuşak gücünün, bağımlılığı ve radikalizmi dışlayan ahlaka dönüşümünü ele aldı.
Bir dönem merhum Abdurrahman el-Mesiri ile görüşmüştüm ve onun “Önyargı” ve “Yahudilik ve Siyonizm” isimli kitaplarına dair şakayla karışık kendisine takılmıştım.
Ona şöyle dedim:
Sevgili kardeşim! Batı ve Yahudileşmeyi lanetleme noktasında Edward Said’i geride bıraktınız, az da olsa tasavvufi bir tavır takınamaz mısınız ya da Taha Abdurrahman’ın son dönemde keşfettiği dinde “yumuşak güce” dikkat kesilemez misiniz?!
O gün bana şunu söylemişti:
“Taha Abdurrahman büyük bir düşünürdür. Üniversitedeki bütün solcu arkadaşlarının, “Ümmetin Dini ve Ahlakı” ile ilgili takındığı kararlı ve katı tutumdan dolayı ondan nefret ediyor olması bunun en büyük delilidir. Fakat onun yaklaşımı, yetersizdir ve bireysel bir çözüm olarak kalıyor. Senin de sıklıkla dile getirdiğin dinde ılımlılık ya da huzur ikliminin yeniden tesisi, insanların ruh dünyalarında ve toplumlarda içselleştirilmesi ile mümkün olabilir. Devletler, milletler ve hatta bütün dünyanın adilane bir şekilde bunu benimsemesi ve ödüllendirmesi gerekir.”
Bu söylediklerine cevaben dedim ki:
Ama burada iç istikrar ve dünya barışı koşullarından bahsediyorsunuz, din yapılan ihlallerden dolayı neden zarar görsün ki?
Bu söylediğiniz şeyler nihayetinde iki türden birini kaçınılmaz kılar: Siyasal İslamcı gruplar ya da cihatçı örgütler...
Şayet farklı şartlarda bir araya gelmiş olsaydık şunu da eklerdim; Radikal Sosyalistler!
Yukarı zikrettiğim her iki tür grup da kendini kandırmaktadır.
Her iki tür İslamileşme şekli, -ülkemizde ve bütün dünyadaki etkilerinden dolayı-, kendi kendini aldatma ve bütün dünyaya düşmanlıktan ibarettir. Buzu yalamak misali kendi kendini yok etmektir.
Dini, kültürel ya da politik radikalizme doğru bir yöneliştir.
Dünyadaki saldırgan devletlerden ve kötü rejimlerden(!) Önce, kendinden ve toplumdan intikam almaktır...
Yeni iktisat, sosyoloji ve antropoloji profesörleri de dâhil olmak üzere yeni Batılı solcular, sadece politik stratejileri değil, sömürgeci söylem dedikleri şeyi eleştirmeye başladılar.
Hatta aynı zamanda tarih, kültür, uygarlık ve dinî ilişkiler bağlamında Yahudi-Hristiyan Batı ile dünya milletleri, halkları ve dinleri, özellikle de Müslümanlar ve İslam arasındaki ilişkileri sorgulamaya başladılar.
Sol radikaller, özellikle de Batılı liberaller, Batılı siyasi liderlerin ve düşünürlerin modern devletin esas kabul ettiği hukukun üstünlüğü ve demokrasiyi dikkate almadıklarını veya uygulamadıklarını ileri sürerlerdi.
Bu kesim ne yazık ki yaklaşık bir asırdır ortaya koydukları ölçüler ve söylemlerde ikiyüzlülük ve çifte standardı terk edemediler, dolayısıyla bu kesimin entelektüelleri, stratejistleri ve Oryantalistleri, ihlal ettikleri ve tenkit ettiklerin ölçülerin aynılarıyla kınanmayı hak ediyorlar.
“Medeniyetler Çatışması”nı benimseyen Batılı politikacılar, stratejistler ve düşünürler tarafından tepkilerin sert ve felaket olacağı hususunda sürekli uyarılıyorlar.
Şunu da ekliyorlar; eğer sizinle müttefik olan hükümetler, bu çatışma ortamını engelleme noktasında aciz kalırlarsa, dini sloganlar atan El Kaide ve DEAŞ gibi radikal örgütler başta olmak üzere Rohingyalı Sünni Müslümanları katleden Budistler, Hindu tanrısı Rama'ya inanan diğer radikal gruplar bu boşluğu dolduracaklardır.
Batı türü kentleşmeyi, uygarlığı ve hatta Batı ile onun dini ve kültürel kutsallıklarını simgeleyen her şeyi tenkit edebilen Edward Said'in ölümünden sonra bu solcu kesimden bazıları çok şeyler yazıp çizdiler.
Bu Neo-liberal kesim, kör şiddeti haklı çıkarmamaya ve daha ziyade “anlamaya” çalıştılar!
Edward Said'in neslinden sonra ortaya çıkan batılı radikal nesil artık sol veya liberal olarak adlandırılamaz. Zira (Batılı) devlet ve toplumlarda dürüst ve liberal politikalar isteyen kimse ancak bu şekilde nitelenebilir.
Hatta aynı zamanda bu kimseler, modern devletin kendisini -en “liberal” olduğu anlarda bile- şayet insan doğasını tahakküm altına alıyorsa, bir varlık olarak ona kıymet vermiyorsa, yaşadığı toplumdan onu soyutlamaya çalışıyorsa, vatandaşlarını ihmal ediyor, hatta sömürüyor ve köleleştiriyorsa kınamaktan çekinmez.
Bu hümanist entelektüellerin Avrupa, Amerika ve Avustralya'daki ülkelerin idarelerinin gidişatından ve popülist sağcı partilerin iktidarları ele geçirmesinden dolayı giderek hayal kırıklığına uğradığı bir zamanda, Orta Doğu'daki muazzam olaylara tepkiler de gelmeye başladı, özellikle de Irak'ın işgali, radikalizmin ve terörizmin yaygınlaşması, İsrail'in giderek güçlenmesinden sonra Arap aydınları arasında bu tepkiler daha da arttı.
Bazıları –önceki yazılarımızda gerekli tenkitleri yaptık- geleneksel Sünni bakış açısını kınamayı tercih ettiler ve yaşanan şiddetten geleneksel dini mirası sorumlu tuttular ve hatta bu dini mirasın ortadan kaldırılması için çağrıda bulundular.
Bunlardan türeyen bir kesim ise Saddam ve Kaddafi'ye övgüler düzdüler.
Son Arap milliyetçisi olarak(!) Beşşar Esed’e,
İsrail’e karşı çıkan son savaşçı(!) olarak da Nasrallah'a destek talep ettiler.
Ancak en radikal olan grup, hümanist nihilist Batılılar oldu.
Modern devleti her yönüyle kınadılar, Avrupa ve Amerika'da halklara karşı işlenen kıyımları hatırlattılar. Hatta Asya ve Afrika'dan daha fazlasının buralarda işlendiğini ifade ettiler.
Filistin asıllı Profesör Wael Hallaq, İslam Fıkıh Tarihinin yaşayan en büyük uzmanıdır. Kendisi Kolombiya Üniversitesi'nde İslami araştırmalar kürsüsünde profesör olarak görev yapmaktadır.
Nihayetinde Hallaq, “Oryantalizmin Gözden Geçirilmesi” başlıklı büyük bir cilt kitap çıkardı. Ancak dikkat edin, hangi oryantalizmi gözden geçirmeye karar verdi? Edward Said'in oryantalizmini (1977).
Hallaq’a göre, Said'in kitabında sekiz görüş ele alınıyor. Dördünü zaten kendisi bizzat tenkit ediyor.
Diğer dördünü ise sona bırakmış. Ne Modern Batı'dan ne de liberal demokratik devletten, hatta John Rawls'ın devletinden ve onun adalet teorisinden dahi ümit var olunamayacağı sonucuna varıyor!
Profesör Hallaq’ın “İmkânsız Devlet” (2013) adlı kitabını özetlemiş ve kitap hakkında bazı analizler yapmıştım. Bu da onu çok kızdırmıştı.
Elbette, iki büyük kitabı "Şeriat" (2009) ve "Oryantalizm" (2018) hakkında da akademik bir dergide analizlerim olacak.
Şimdilerde Taha Abdurrahman’a ait yeni bir kitapçık yayımlandı. Kitapçık Batı'ya ve ülkelerimizde yaşayan işbirlikçilere “Direniş” çağrısı yapıyor.
Neredeyse her gün, benzer içerikte kitaplar yayınlanıyor, özellikle belirli yayınevleri bu türden kitaplar yayınlamayı tercih ediyor ve genelde içerikleri şu şekilde:
Batı ve onun insanlık dışı modern devlet anlayışından nefret ettirme, Batının bitkin düşmüş yaralı halkalarımız ve devletlerimiz üzerindeki olumsuz etkileri…
Çaplı bir akademisyene sorsak; tamam Batı'yı kınadık, hatta ulus devletlerimizi de kınadık, peki nereye gidiyoruz?
Cevabı şu şekilde olacaktır: Ben sadece araştırmacıyım, rehber veya davetçi değilim.
Siyasallaşmış bir Arap entelektüeline sorsak: Nereye gidiyoruz?
Tereddüt etmeden şöyle diyecektir: Hamaney, Nasrallah ve Esed’e gidiyoruz!
Husi yanlısı Akademisyen bir cerrah –güya tarafsız- münafıkça bir slogan atıyor: Amerika'ya ölüm ve İsrail'e ölüm!
Bilindiği üzere şu üç şeyin sağlanması gerektiğini sürekli savunmuşumdur;
Dinde huzurun yeniden tesis edilmesi, ulus devletin kurtarılması, dünyayla ilişkilerin düzeltilmesi.
Bu üçlememle alay eden birisine şunu dedim: Sırf ABD ve İsrail'e düşmanlık yapıyor diye, mezhepçi milislerini bizlere musallat eden, insanları öldüren, binaları tahrip eden, dinlerini ve milliyetlerini değiştirmeye zorlayan İran'ı nasıl dost ediniriz?
Arap siyaseti reformunu ve dini ıslahı savunan entelektüeller olarak bizler neden bu konuda dayanışma içerisinde bulunmuyoruz?
Şöyle dedi: İran’dan başkasında umut yok, zira ABD'ye karşı duran başka bir ülke yok.
Dedim ki: İran'ın bu çatışmada kazanıp kazanmadığına bakmaksızın, milisleri hala ülkelerimizde, halklarımız bölünmüş, sürgün edilmiş ya da yerinden edilmiş ise bizim bundan kazancımız ne olacak?
Yanımdan ayrılırken şunu söylüyordu: Sorgulamalarında laf kalabalığı yapıyorsun, senin esas problemin devrimden korkmak.
Ben de ona şu karşılığı verdim: Senin problemin de Mısır ve Suudi Arabistan düşmanlığı, yoksa böyle bir çözümü bize dayatmaya çalışmazdın, zira bunda sizlerin de çıkarı yok ve benim önerimin size yani Tunuslulara hiçbir zararı yok. Ben Cezayirliyim dedi. O zaman söylediklerinde daha da haksızsın dedim.
Entelektüeller ve hatta Arap politikacıların çoğu, bir çaresizlik ve sefalet durumu yaşıyorlar. Analizleri ise son derece isabetsiz olmasına rağmen ne yazık ki bu durumu gizlemeye çalışıyorlar ve kuruntuların peşinde koşuyorlar.
Birimizin başına gelebilecek en korkunç şey, çaresizlik duygusu ve sorumluluğu başkalarına atmak, suçu başkalarında aramaktır.