İngiltere’nin yeni Dışişleri Bakanı Jeremy Hunt’ın Tahran’a gerçekleştirdiği son ziyaret, beklediği sonuçları vermedi ama belki İran’da işlerin nasıl yürüdüğünü daha iyi anlamasını sağlamıştır. Londra’daki kaynaklara göre Hunt, İran rejimini değiştirme teşebbüsüne dair belirsiz suçlamaların ardından İran’da beş yıl hapis cezasına çarptırılan çifte vatandaş Nazanin Zaghari Ratcliffe’in serbest bırakılmasını umuyordu.
Bakan Hunt ve Başbakanı Theresa May, Ratcliffe’in Tahran’daki tutukluluğunun sona ermesi durumunda çifte başarı elde etmeyi bekliyordu. Bu ikili, ‘Doğum gününde Nazenin evinde’ kartı ile İngiliz kamuoyunun dikkatini şiddetli bölünmelerle dolu bir zamanda ulusal birlik parıltılarından bir buketle mevcut Brexit ikileminden başka bir yöne çekebileceklerdi.
En basitinden bununla, iktidardaki Muhafazakâr Parti yönetiminde May’in en belirgin rakibi eski İngiltere Dışişleri Bakanı Boris Johnson’a kalesinde bir gol atabilirlerdi. Oldukça ünlü ve hatadan uzak olmayan Johnson, İngiltere’nin Dışişleri Bakanı olarak Tahran’ı ziyaret ederek Ratcliffe Hanım’ı mollaların pençesinden çekip kurtarmaya çalışmak istese de başarılı olamamıştı. Diğer yandan o, Ratcliffe’in İranlı bazı gazetecilerin eğitimine ortak olduğunu iddia ederek konuyu daha çetrefilli hale getirmiş ve bir bakıma hedefine ulaşmada başarılı olmuştu.
Söylemek gerekir ki Ratcliffe, İran rejiminin zindanlarında tutulan tek Batılı rehine değildir. Bu konuda yapılan son sayımlara göre en az dördü İngiltere uyruklu olmak üzere altı farklı uyruktan toplamda 21 kişi bulunuyor.
Batılı rehineler alıkoyma faaliyeti, kurulduğu 1979 yılından bu yana İslam Cumhuriyeti’nin siyasetinin daimi ve ayrıcalıklı özelliklerinden biri. O zamandan bugüne bir gün geçmedi ki mollalar, farklı suçlamalarla yabancı uyruklu birilerini tutuklamamış olsun. Başlangıçta genellikle Batılı işadamları, diplomatlar ve gazeteciler rehin tutuluyordu. 90’lı yıllara gelindiğinde bu toplulukların Tahran’a seyahat oranlarının gerilemesiyle potansiyel rehin sayıları da önemli oranda düştü. İran rejiminin baskı unsuru olarak rehin kartını kullanmadıkça iş tutamayacağı göz önünde bulundurulduğunda kendisine yeni ve alternatif bir kurban topluluğu bulması kaçınılmazdı. Rejim, sıradan Batılı gezginleri hedef almaya başladı ki bunların arasında yolu yanlışlıkla Irak’tan İran’a düşenler de bulunuyordu ve böylece rejim tarafından rehin olarak alıkonuyorlardı. Bununla beraber mollalar, bu yeni topluluktan da el çekmek zorunda kaldı zira mollalar ve onların avenelerinin sahibi oldukları turizm şirketleri, çok sayıda turistin alıkonmasından ötürü işlerinin tamamen bozulmasından şikâyetçi oldu.
Bu noktada İran rejiminin siyasi hedeflerine hizmet etsin diye yeni bir rehine topluluğu saptandı ve hem burada hem de Avrupa veya Kuzey Amerika’da İslam Cumhuriyeti’nden yana emin olduklarını düşünen çifte vatandaşlık sahibi insanların bulunduğu bireyler arasından belirlendi. Ancak çok geçmeden mollalar rejiminin özellikle ABD’deki önde gelen birkaç destekçisinin Tahran’a ziyaretleri esnasında alıkonması ile bu güvenin aldatıcı bir duygu olduğu ortaya çıktı.
İran rejiminin Avrupa ve Amerika’daki savunucularının pek çoğunun İran’a gidişin birçok tehlike ile dolu bir iş olduğunun farkına varması sonucunda bu Batılı rehin kaynağı da kurumuş; buna karşılık mollalar, tutsak ve rehinlerinin sayısını artırmak için yeni bir hile icat etmiştir. Bu hile, Avrupa ve Kuzey Amerika’da işçilere cazip tekliflerden oluşan sözleşmeler sunacak insanlar belirleyip İran’a yolculuk yapmaları halinde işçileri rejimin rehini olarak alıkoymak amacını güdüyordu. Böyle bir dizi sahnesi izlemiştik: Batılı veya İran kökenli çifte vatandaşlık sahibi bir işçi, Tahran havalimanına iniş yapıyor. Orada oldukça güzel bir şekilde karşılanıyor; ancak tutuklanmak üzere. Birkaç gün sonra da Batı lehine casusluk yapmakla suçlanıyor.
Rehinlere duyulan ihtiyaç, Batı’daki İslam Cumhuriyeti’ne bağlı baskı gruplarının da tam anlamıyla güvende olmadığı anlamına geliyordu. Son dönemlerde ABD’de Tahran’a bağlı ana siyasi baskı grubu olan İran-Amerika Ulusal Konseyi kurucularından pek çoğu uydurma gerekçelerle Tahran’da rehin tutuluyor. Bunların arasında 82 yaşını aşkın Muhammed Bakır Namazi ve çocuğu Siyamek de var.
Bakan Hunt, İslam Cumhuriyeti ile kurduğu temasların ardından seleflerinin düştüğü aynı hataya düştü ve karar mekanizmasını en yüksek yönetim makamlarını dolduran adamların işlettikleri bir ulus devletle başa çıkabileceğini düşündü.
Mesela Hunt, İran rejiminin Dışişleri Bakanı Muhammed Cevad Zarif ile rehineler meselesini gündeme getirdi ancak Zarif, çok geçmeden kendisinin ve bakanlığının söz konusu meseleye dair ülke içinde bir ağırlığının olmadığının altını çizdi. Aslında Sayın Zarif, kendi selametini bile temin edemez; nerde kaldı İngilterelilerin desteğiyle hâkim rejimin alıkoyduğu rehinlerden herhangi birinin serbest bırakılmasına güvence vermek.
Elde edilen bilgilere göre İslam Cumhuriyeti yararına iş gören ve ‘Yüce Rehber’in ofisinin bağımsız olarak kontrol ettiği en az 9 paralel güvenlik hizmeti bulunmaktadır. Bu güvenlik birimlerinin devletin resmi kanun çerçevesinden tamamen bağımsız olarak çalışması mümkündür ve bazı durumlarda bir diğerinde çalışanları tutuklayabilirler. Bu birimler aynı zamanda oldukça tuhaf tutum ve faaliyetlerde de bulunuyor. Örneğin Ratcliffe, ülkenin güneydoğusundaki Kirman bölgesinde faaliyet gösteren güvenlik hizmetlerinden biri tarafından tutuklandı. Böyle bir birim, İngiliz uyruklu birini tutuklamak için başkent Tahran’ın havalimanına nasıl gelebildi, hala çözülememiş bir bilmece olarak durmaktadır. Aynı şekilde bir teknik uzman olarak çalışmak üzere doğrudan İran İletişim Bakanlığı’ndan aldığı davetle İran’a gelen Lübnan-Amerika vatandaşı Nizar Zaka da başkentteki bir başka güvenlik şubesinden ‘tam güvenlik izni’ almış olmasına rağmen güvenlik birimlerinden biri tarafından tutuklanmıştı!
Cevad Zarif ve Hasan Ruhani’nin rehine konusunu ele almayı reddederken sürekli olarak tekrar ettikleri özür, İslam Cumhuriyeti’nin, mevcut demokratik sistemlerin çoğunun dikkate aldığı ‘kuvvetler ayrılığı’ kuramının sahibi Fransız filozof Montesquieu’nun yücelttiği kuvvetler arası ayrılık ilkesine ‘saygı duyduğunun’ bir ifadesidir.
Cevad Zarif, Sayın Hunt’a şöyle diyordu: Adalet sistemimiz tamamen bağımsızdır.
Cevad Zarif bir bakıma haklı. Nitekim İran Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulu, yargı erki üzerinde en ufak bir yetki ve etkinliğe sahip olamaz. Bununla birlikte Zarif’in Hunt’tan gizlediği şey, mutlak bağımsızlığı ve benzer saçmalıkları dikkate alındığında İran yargı erkinin, İslam Cumhuriyeti’nin tamamında tutuklanan ve mahkûm edilenler üzerinde en ufak bir etkinliğinin olmayışıdır. Montesquieu’nun öğretileri, en kötü haliyle yetkinin görünürde bağımsız birçok kola ayrıldığı ancak özünde tek bir kişinin elindeki merkezi bir egemenliğe tâbi özel bir sistem kurmak amacını güden İslam Cumhuriyeti’nde kullanılmaktadır. Bu tek merkez, başkanlık kurumu, bakanlar kurulu, yargı komisyonu, yasama erki ve görevi, Sayın Jeremy Hunt gibi insanları sahte sloganlarla dolu bir bahçeye taşımak olan devlete ait başka organları içeren resmi bir vitrinin arkasında saklanmaktadır.
Kendi dönemlerinde hem Cumhurbaşkanı Muhammed Hatemi hem de Mahmud Ahmedinejad, ABD’nin ekonomik yaptırımları karşısında AB’den gerçek bir destek olarak gördükleri şeye dayanarak pek çok rehinenin serbest bırakılacağını vaat etmişti. Ancak tek bir rehinenin bile özgürlüğünü sağlayamadılar. Bunun yerine özel pasaportlarına rejim tarafından el konulmasının ardından ülke dışına yolculuk edemeyecek hale gelmiş ve rehin konumuna düşmüşlerdir!
Bu ikisi yurtdışına çıkmak yerine Montesquieu namıyla meşhur Fransız filozof Charles Louis de Secondat’ın ‘İran Mektupları’ adlı eserini okumak için yeterli vakte sahipler!
TT
Tahran’da Montesquieu okuması
Daha fazla makale YAZARLAR
لم تشترك بعد
انشئ حساباً خاصاً بك لتحصل على أخبار مخصصة لك ولتتمتع بخاصية حفظ المقالات وتتلقى نشراتنا البريدية المتنوعة