Abdurrahman Şalkam
TT

Bilmediğimiz Libya

ABD’nin Maine eyaletindeki New England Üniversitesi’nde siyaset bilimi bölüm başkanlığı yapmakta olan Dr. Ali Abdullatif Ahmida, Libya ve Arap dünyasında siyaset biliminin sütunlarından birisidir. Bilimsel çabalarının büyük bölümünü Libya tarihine ayırmış; ülkenin dört bir yanını gezmiş ve faşist İtalya’nın Libya’daki toplama kampları hakkında bilgi sahibi olan pek çok insanla görüşmüştür. Tarih, kültür ve sivil toplum alanında bilimsel bir yöntem izlemeye başladı ve modern edebi yapıtlar üzerinden milli duruşun zengin yapısının bir resmini sunan edebi yapıtlar ve cihat savaşlarını inceledi.
Libya’daki devlet ve kökleri, her görüş ve yaklaşımdan birçoklarının yer aldığı bir durak noktasıdır. Ancak Ali Abdullatif’in, mekân ve tarih bakımından Libya’nın derinliklerinden bilgisi olduğu için her durakta bir özgünlüğü vardır. Araştırmacı bunları, modern devletin oluşum tecrübelerinin durakları olarak adlandırıyor ve üç tecrübeye ışık tutuyor. Bunlar, Merkezi Trablus olan Karamanlı Devleti; Fizan’da kurulan ve başkenti Murzuk olan Evlad-ı Muhammed Devleti; Senusi Hareketi’nin din, eğitim ve ticaret alanındaki reform aşamasından her ne kadar yirminci yüzyılın başlarına kadar ilan edilmese de etkin devlet kurumları inşa edecek hale gelmesi.
Devlete yönelik akademik tarifler farklıdır. Dr. Ali, devleti şu şekilde tanımlıyor: Mahkemeler, polisler, hapishaneler, vergiler vd. gibi meşru baskı unsurlarını tekeline alana kurum. Toplum ise onun nazarında aile ve devlet arasındaki tüm sivil oluşumları ve kurumları temsil eder. Bu çalışmasında araştırmacıya eşlik eden verilerden biri, kimlik oluşumlarında devlet ve toplum diyalektiği olarak adlandırabileceğimiz şeydir. Ona göre bu; durağan olmayıp, bir devletteki toplumsal ve ekonomik koşulların değişmesiyle farklılık gösterebilir.
Ona göre siyasi ekonominin niteliğindeki yerel çoğulculuk, bölgesel ve kabilesel pek çok düzeyden ‘kimlik’ kavramlarının çokluğunu da etkiliyor. Ülkenin dört bir yanında Libyalı kabileler ve farklı Osmanlı yetkilileri arasındaki çatışma, on yıllar sürdü ve bu karşılaşmaların zaman ve mekâna göre pek çok sebebi vardı. Taraflar arasındaki anlaşmalar, ekonomik ve sosyal oluşumlar çeşitliydi. Osmanlının gücüne siyasi açıdan bağlılık da harekete geçirici bir unsurdu.
Bir kabilenin fertleri ile diğer kabileler arasındaki iletişim dili de farklılık gösterir, savaş ve barış durumları, bu konuşma tarzının oluşumuna katkı sağlardı. Barış veya savaş; her durumda halkçı şiirlere konu olurdu. Her kabilenin kendi şairleri olur ve şiirleri, insanlarının zihinlerine ve kalplerine taşırdı. Kendisinden güç ve bilgelik alınan bu şiirleri, kabileye özgü kimliği dokuyan hafızanın ve tarihlerinin koruyucusu bilirlerdi. Dr. Ali Abdullatif Ahmida, Libya toplumunun tarihi ve kültürünü doğrudan bildiği için Libyalı kimliğin hareketli köklerini, hareketli yapısındaki siyasi, toplumsal ve kültürel yönleriyle sezebiliyordu.
Çabalarının büyük bir kısmını İtalyan toplama kamplarındaki Libyalılara adadı. Bu korkunç işkenceyi yaşayan birçok insan ve o toplama kamplarında yaşayan kişilerden bahseden başkaları ile görüştü. Araştırmacı şöyle diyor: Kültürel ve ahlaki inançlar için şiirin ne anlama geldiğinin bilincindeydim. Ancak sömürge döneminde Libya’da yazılan halkçı şiirleri topladığım kitapları okuduktan sonra temsil gücünün diğerlerinden daha fazla olduğunu, İtalyan sömürgesi altındaki Libya’nın özellikle de kitlesel tutuklamalarla geçen 1929-34 yılları arasındaki tarihini daha iyi yansıtıp daha zengin kaynaklar oluşturduğunu fark ettim. Söz konusu şiirler arasında el-Akile kampında tutuklu ve sürgün bulunan Receb Hamid Ebu Haviş’in ‘Mâ Bî Maraz’ başlıklı kasidesi en meşhurlarındandır. Her yönden kapsamlı işkence sahnelerinin resmini çizen bu destansı kaside bugün dahi Libyalıların dilinden düşmez.
Onun görüşüne göre Mısır, Tunus, Fas, Filistin, Ürdün, Lübnan, Suriye ve Irak gibi bazı Arap ülkelerinin bir yazım ve araştırma hareketine sahne olduğu bir zamanda birkaç fıkhi ve tarihsel çalışmayı dışarıda tutarsak; eğitim, bilimsel araştırma, yazın ve entelektüel etkileşim açısından milli kültürel yapı, Osmanlı ve İtalyan dönemlerinde ülkenin dört bir yanında büyük oranda gözden kaybolmuş gibidir.
Gerçekten çok genel bir kelime manasıyla kullandığımız kültür, konuşmaya dayalıdır. Halkçı şiir bu anlamda milli hafıza yaratmaya katkı sağlayan bir koruyucuydu. Neseb âlimleri de aynı şekilde aile ve kabile yapısının kökleri ve kollarını içeren toplumsal sicil defterleriydi. Üstelik bu kayıtlar, daha büyük ve kapsamlı dokudan yani yurdun dört bir yanına dağılmış kabileler arasındaki eski ata ilişkilerinden haber verirdi. Bu halk şiirinin yaratıcı sahası ve neseb dehası, milli kimlik yolculuğunun yazımına katkı sağlayabilirdi. Kabile topluluklarının süregelen hareketi, kendi aralarındaki silahlı çatışma ve Trablus’taki merkezi otorite ile savaşlar, kabileler arasındaki anlaşmaların zamanla değişmesi gibi şeylerin tümü, milli kimlik yolculuğu sayfalarında genişleyen veya daralan gediklerin açılmasına yardımcı olmuştur.
Dr. Ali Abdullatif, çalışmasını otorite, kültür, direniş, ekonomi ve toplum bakımından Libya tarihinin bağlamına uygun bir üslup ve yöntemle süslemiştir. Tarihin uçurumları ve coğrafyanın engebesi arasındaki on yıllar belki de asırlardan geçerek bu nitelikli oluşumun ritmi ile hareket etmiştir. 
Bilmediğimiz Libya: Araştırmacının kitabına koyduğu başlık bu. Bu kitapta milli kimlik yapısının kıvrımları doğrudan takip edilmemiş ancak biz, birçok tarihi durakta bunu olumlu veya olumsuz yönde etkileyen değişimleri hissedebiliyoruz. Yazar, birçok araştırmacının gözden kaçırdığı ya da üzerinde çok durmadığı yönleri bilmemizi, Libya’nın güneyine bir dönem hükmeden Evlad-ı Muhammed Devleti’ni tanımamızı istemiş. Toplumsal, siyasi ve aynı şekilde ekonomik kaygı, ülkenin farklı bölgelerindeki odakların itici gücüydü. Bu devlet de özellikle hurma olmak üzere güneydeki zenginliğin yanı sıra kervan yollarını da kontrol altına alarak Libya’nın Sahra Çölü’ndeki ülkelerle olan ticaretine hükmetmişti. Trablus’un hâkimi Karamanlı ise onunla anlaşma yaptı. Ancak Avrupalılar tarafından deniz korsancılığı faaliyetlerinde sıkıştırılan Yusuf Paşa, kuzeydeki kayıplarını telafi etmek adına güney Libya’yı işgal etmek için askeri gücünü seferber etti. Bu hareket, yalnızca maddi güdülerin neticesiydi. Ancak Hegel’in dediği gibi tarihin oyunu her zaman gözden kaçmaz.
Napolyon, güçleri ile birlikte Avrupa’nın geniş bölgelerine baskın düzenlerken onlara hükmetmeyi hedefliyordu. Bu hedefine ulaşamadı ancak hedefi bu olmamasına rağmen Avrupa’da önemli sosyal ve ekonomik bir değişime alan açtı: Avrupa’da feodalizmin kaldırılması. Karamanlı Yusuf, Fizan’ın başkenti Murzuk’u işgal ederek uzun bir zamandan sonra kuzey ve güneyi birleştirmeyi başardı. Bu durum, yurdun farklı bölgeleri arasında iletişim kurulması için yeni kapılar açılmasıyla sonuçlandı. Karamanlı Yusuf, kardeşiyle olan anlaşmazlık ve onun Trablus yönetim merkezine katılması sebebiyle doğuya da asker gönderdi.
Milli kimlik meselesi, soru işaretleri ile tüm dünya ülkelerine uzanmaktan geri durmuyor. Kimlik, canlı bir varlıktır. Toprakları üzerindeki ve bilimsel, endüstriyel, kültürel değişimler ile barış, savaş, yoksulluk ve refah zamanlarında kendini yenileyen değerler manzumesinin ortasındaki hayat etkileşimlerinin okyanusundaki vatandaşın ortaya koyduklarından beslenir. Kimlik varlığında, ötekinin de tesiri vardır. Yaşam alanında insanın hareket ettiği tüm yurtlar gibi Libya da omuzlarında geçmişi ve şimdiyi taşır. Kimliğini dokumak için durmayan bir savaşa da o ağırlıklarla dalar. Hayatın hikâyesi bu.