Abdulmunim Said
Kahire’de Mısır Gazeteciler İdaresi Meclisi Başkanı ve Kahire Bölgesel Strateji Çalışma Merkezi Yönetim Müdürü
TT

Ortadoğu'nun yeni tarihi yazılırken

Yaklaşan Yeni Yıl 2019 ile birlikte, daha önce bu sütunda dillendirdiğimiz "ulus devletin geri dönüşü" ve "jeopolitik gerçekliğin Ortadoğu'ya dönüşü” tezleri daha görünür ve net hale geldi.
Yeni bir Ortadoğu tarihi hakkında konuşmak bile mümkün hale geldi.
Bu analizi yapmamızın doğrudan nedeni, İsveç'te BM’nin himayesinde Yemen krizini çözmek için gerçekleştirilen görüşmelerdir.
İlk turda Hudeyde limanı ve Sana havalimanı gibi kurtarma konvoylarının girişine izin verilen bölgelerde kısmi de olsa ateşkes sağlandığı gibi mahkûmların değişimi de gerçekleştirildi.
Bu görüşmeler, Ocak ayında gerçekleşecek, meşru hükümeti destekleyen, uluslararası kararlara dayalı ciddi müzakerelere girmenin ön hazırlıklarıdır.
Yemen krizine kapsamlı bir çözüm bulunabilmesi için alınması gereken uzun mesafeler ve yapılması gereken zorlu müzakereler var.
Söz konusu müzakerelerde yaşananlar, Arap Yarımadasının güney batısındaki olayları, bölgedeki toplam sakinleşme sürecinin genel çerçevesine oturtuyor.
Diğer bir ifade ile gerek Irak, Suriye, Lübnan ve Libya’da gerekse Yemen'de çatışan tarafları diplomatik müzakereler çerçevesine girmeye zorluyor.
Devletin ayakta kalmasına dayanan ve onu bölmeyi reddeden bir sürece girilmiş oluyor.
Burada sonuçların bu devletler tarafından nasıl yönetileceği önem kazanmakta.
Bu süreçte belirleyici olacak unsurlar şunlar olacaktır:
Birincisi, acımasız bir savaştan, verilen birçok kurbandan ve büyük bir yıkımdan sonra, önceki politik ve stratejik duruma geri dönmek artık mümkün olmayacaktır.
İkincisi; iktidarı bir şekilde paylaşmak ve bütün taraflara yetki dağılımını gerçekleştirmek gerekecek.
Bu da, Federal yollarla ya da farklı taraflar arasında politik uzlaşmalar sağlanarak yapılabilir.
Üçüncüsü; ülkelerin yeniden imarı konusu, diğer bölgesel ve uluslararası güçlerle müzakere edilen konuların başında olacak.
Dördüncüsü, bir sonraki aşamada ise kriz yaşanan ülkeleri meşgul eden hususlar, İran, Türkiye ve İsrail gibi bölgenin diğer ülkelerini de etkiyecektir.
Belki de bölgesel güvenliğe ilişkin kapsamlı bir çerçeve çizilecek veya başka yollarla çatışmaların devam etmesi sağlanacak.
Her halükarda İsveç’te gerçekleştirilen Yemen müzakereleri, Yemen'deki İran rolünün, en azından şu anki aşamada başarısız olduğunu oraya çıkarmıştır.
Bu başarı, Yemen ulusal hükümetini desteklemiş Arap koalisyonun varlığının bir sonucudur.
Bölgenin genel görünümüne baktığımızda kaosa neden olan sözde "Arap Baharı" nın sona erdiğini görmekteyiz.
“Müslüman Kardeşler” (İhvan), El Kaide ve DEAŞ gibi örgütler bu süreçte İslam dinini istismar ettiler ve iç savaşların çıkmasına neden oldular.
Sözde "Hilafet Devleti" sona erdi, İhvan çıkmaz yola girdi ya da televizyon kanallarına taşındılar.
Her halükarda, 21. yüzyılın ikinci on yılı, radikal güçlerin yenilgisine sahne oldu.
Devlet, bir kez daha bölgedeki halkların yönetim sistemi haline geldi. Fakat bu gelişme son derece önemli olsa da, tek başına, Ortadoğu'daki yeni tarihi temsil etmiyor.
Mısır, Suudi Arabistan, Tunus, Fas ve Ürdün gibi sözde "Arap Baharı"ndan kurtulan ülkelerin kapsamlı reformlar yapmaları gerekiyor.
Bu ülkelerde gerçekleşmekte olan şeyler, Fransa, İngiltere, Avusturya, Prusya, Rusya’da Fransız Devrimi ve Napolyon Savaşları’ndan sonra 19. yüzyılda yaşananlara benziyor.
Gelişmelerin merkezinde yer almış Fransa iki prensibe dayanıyordu: ilki, Avrupa kıtasının istikrarını sağlamak. Birinci Dünya Savaşı'nın patlak vermesine kadar yaklaşık bir asır böyle devam etti.
İkincisi, Ekonomik, sosyal ve politik reformlar gerçekleştirmek. Böylece devrimleri önlemek için yeterli ilerlemeler kaydedilmiştir.
2019 belki de bu eğilimlerin olgunlaştığı bir zaman dilimi olacak. Hem sakinleşme hamleleri tamamlanmış olacak hem de çatışmalar azalacaktır.
Sivillere yardım sağlama açısından daha verimli bir yıla girdimiz söylenebilir.
Her ülkenin şartlarına göre siyasi pazarlıklara geçişler yaşanacaktır. Oluşturulan yeni anayasalara dayanılarak meclis ve cumhurbaşkanlığı seçimleri yapılabilecektir.
Güçler ayrılığı sadece yürütme, yasama ve yargı olarak bilinen üç kuvvet arasında değil, aynı zamanda bölgeler arasında da gerçekleşecektir.
Daha az önemli olmayan bir gelişme de, Ortadoğu veya Arap ülkeleri arasındaki bölgesel projelerin, bu değişim hamlelerinde önemli bir faktör haline gelmesi olacaktır.
Suudi Arabistan, Mısır, BAE ve Bahreyn'i içeren dörtlü Arap koalisyonu, Katar'ın gittiği yönü tercih etmedi, söz konusu olumlu gelişmeleri mümkün kılan bölgesel dengelere doğru yönelmeyi tercih etti.
Dörtlü koalisyon aynı zamanda Arap ve Afrika ülkelerini kapsayan “Kızıldeniz Koalisyonu”nun da köşe taşıdır. Stratejik şartlar, Arap-Afrika işbirliğini zorunlu kılmaktadır.
Mısır'ın önemli bir Nil boyutu var.
Suudi Arabistan'ın gelecek vaat eden bu kıtayı dikkate alması için ekonomik ve politik nedenleri var. Afrika ile işbirliğini geliştirmek için özel bir bakanlık birimi tesis etti.
BAE, Afrika Boynuzu'nda geniş çıkarlara sahip bir ülke…
Bu ülkelerin tamamı, Kızıldeniz’deki deniz geçişlerinin güvenliği önemsiyor. Zira bu durum ticari, ekonomik ve stratejik açıdan görmezden gelinmesi mümkün olmayan bir gerekliliktir.
Bütün bunları ayrıntılı ele almak başka bir makale gerektirebilir. Fakat burada önemli olan, bu toplulukların varlığı, yalnızca ikili ilişkileri geliştirmek için değildir.
Bilakis ister askeri ister ekonomik alanlarda olsun, bölgede istikrarın sağlanması içindir. Bu sağlanabildiği takdirde ilerlemeler kaydedilecek, yaşanmış felaketler ise tekrar etmeyecektir.
Bu istikrar, bir dizi zorlukla karşı karşıyadır.
Gelecek yıl, bazı zorluklar gündemi sık sık meşgul edecektir.
Birincisi; İran ve Türkiye'nin bölgeye nüfuz etme projelerinin başarı şansı hala devam etmektedir.
İran nihayet Amerika ile nükleer anlaşmasını kaybetti ve Rusya, Çin, Almanya, Fransa gibi anlaşmadan çıkmayan diğer ülkelerle ayakta durmaya gayret ediyor.
Ayrıca ya Washington tarafından dayatılan yaptırımlara dayanmak durumunda kalacak ya da nükleer anlaşmadan tamamen çıkarak, bölgenin istikrarını baltalama rolünü oynamaya devam edecek.
Türkiye ise son derece karmaşık olan Suriye'deki durumu, daha da karmaşık hale getirebilecek hamleler yapmaya devam ediyor.
Suriye'nin kuzey bölgelerini yönetebilmek için, İran ve Rusya ile ilişkiler kurmaya çalışıyor.
Bütün bunların ortasında, Ankara'nın aniden Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne katılım müzakerelerinin olduğunu hatırlaması gerçekten garip bir durumdur.
Türkiye AB'de yer alamayacağının açık işaretleri varken, müzakereleri tamamlamak istediğini belirtti.
İkincisi; İsrail şu anda ortadaki pastadan büyük bir pay almak, hatta aynı zamanda onu yemek istiyor.
İsrail, Batı Şeria'yı ve Golan Tepeleri'nin Suriye'de kalan kısmını ne şekilde tümüyle ele geçirebileceğini kendi içinde tartışırken, aynı zamanda bir dizi Arap ülkesi ile ilişkilerini geliştiriyor.
Böyle bir politikanın devamı, İsrail'in kendisi de dâhil olmak üzere bölgedeki bütün taraflara zarar verecektir.
Ya da Netanyahu, ders niteliğinde bir mesaj almak durumunda kalacaktır.