İyad Ebu Şakra
Siyasi analist, tarih araştırmacısı
TT

Suriye, Irak ve Lübnan’da Arap inisiyatifi gerçekleşecek mi?

Ev sahipliğini Lübnan'ın başkenti Beyrut’un yapacağı Arap Ekonomik Zirvesi için geri sayımın başladığı bir dönemde Arap dünyasındaki bir sonraki pratik adımın neler olacağına dair bilgilerin yanı sıra tahminler de birbirleriyle çelişiyor.
Kimin davet edileceğine dair yetki Arap Birliği’nin sorumluluğunda olmasına rağmen, Lübnan’da, zirveyi Suriye rejiminin tanınması için fırsata dönüştürmek isteyenler var.
Aslında bu zirve, çeşitli seviyelerde belirsizlik ve beklentilerin olduğu bir ortamda geliyor.
Kendi sıkıntıları altında ezilen Arap ülkelerinin gelecek için net bir vizyon geliştirebilmeleri mümkün görünmediği gibi Arap bölgesel ittifaklarının bu zorluklarla baş edebilmesi de mümkün gözükmemekte.
Finans piyasa uzmanları, önümüzdeki aylarda, en az 2008 krizi kadar ciddi bir küresel finansal krizin yaşanacağından bahsediyorlar.
Tüm Arap dünyasının ve özellikle Ortadoğu bölgesinin, özellikle İsrail, İran ve Türkiye'yi çevreleyen ülkelerin bu krizden kendilerini kurtarabileceklerine dair herhangi bir veri de elimizde bulunmuyor.
Trump yönetimi tarafından benimsenen politikalar, özellikle de korumacı politikalar, piyasaları karıştırmak için elverişli koşullar yaratmaya bir şekilde katkıda bulunacaktır.
Bölgeye yönelik stratejik politikalar şunların olmasını zorlaştırmaktadır:
İlk önce güçlü inançlardan kaynaklanan tutarlı bir yaklaşım, ikinci olarak da bu yaklaşımın uzun vadede yerine getirilmesinin taahhüt edilmesi.
Dün, Lübnan Kamu Çalışanları Birliği genel grev çağrısı yaparken, üst düzey liderlerinden biri şöyle dedi: "İstediğimiz tek şey bir Hükümet kurulması!”
Bu söz görünüşte gayet basit ve masum gözükebilir. Zira kendisini bağımsız olarak kabul eden herhangi bir devletin sağlaması gereken en asgari şart, işleri idare eden, ülkede olup biten şeylerin sorumluluğunu üstlenen bir hükümete sahip olmaktır.
Ancak, söz konusu Ekonomik Zirveye ev sahipliği yapacak olan Lübnan hâlâ bir hükümet kuramıyor...
Normalde Mayıs ayı başlarında gerçekleştirilen genel seçimlerin, yasama organını oluşturması ve onun da yürütme organını denetlemesi beklenirdi, zira ancak bu şekilde sağlıklı bir bütünlük oluşturulmuş olurdu! 
Evet, 8 ay geçti, ortada bir hükümet yok, hiçbir otorite hesap vermiyor, ülke korkutucu bir ekonomik krizle karşı karşıya kalmış durumda, dini ve sendika liderlerinin konuşmaya dahi cesaret edemediği bir siyasi boşluk var!
Sadece bu da değil, bilakis bu boşluktan çıkılabilmesi için uzlaşı yolları bulmaya çalışanların önemli bir bölümü, bizzat yaşanan problemlerin müsebbibi konumundalar.
Özellikle mevcut siyasi yapı, anlık çıkarlar ve kötü niyetli hesaplamalar üzerinden işlerini yürütmeye çalışırken, bölgesel iklimde kendi çıkarına olabilecek bir değişim de bekliyor.
Bu sözden kastımız, Lübnanlıları, özellikle de "müttefik" olduğunu iddia edenleri bir araya getirebilecek gerçek bir "ortak payda" mevcut değil.
Sonuç olarak, mevcut koşullar, bazı geçici düzenlemeleri dikte ediyor, ancak bölgesel sahne ya da tüm bölge ile uluslararası bağlantıların mahiyeti değiştikten sonra er ya da geç bu düzenlemeler geçerliliğini yitirecektir.
Bu çerçevede, Marunî Hristiyan Cumhurbaşkanı adına müzakereleri yürüten parti (Özgür Yurtsever Hareketi), boş kalan Bakanlıklardan birkaçını elde etmeye çabalıyor, böylece hükümet içinde Cumhurbaşkanının etkinliğini güçlendirmek istiyor.
Bu arada kendi siyasi “akımı” içerisinde yaşanan veraset kavgasında karlı çıkabilmek için şartları kendi lehine çevirmek istiyor.
Öte yandan, en güçlü taraf olarak Hizbullah var, fakat anayasal olarak diğer taraflardan daha zayıf. Güvenlik ve silahları kontrol etmeye devam edebilmek için fiili otoritesini güvence altına almak istiyor. Bunu gerçekleştirmek için de öncelikle diğer dini ve mezhepsel cemaatleri içerden parçalamak istiyor.
İkinci olarak da birinci tarafın yani Cumhurbaşkanının akımının bağımsızlığını ve anayasal statüsünü güçlendirmesini engellemeyi amaçlıyor.
Sonra bir de Sünni kesimde kayda değer bir ağırlığı olan Başbakan adayı (Hariri) var, herhangi bir ortak hedefi olmayan iki gücün mücadelesini seyretmekten başka bir şey elinden gelmiyor.
Bu iki gücün tek ortak hedefi, 15 yıl süren bir iç savaşın sona ermesinden sonra ülkenin anayasasının bir parçası haline gelen Taif Anlaşması’nı bir şekilde zayıflatmak ve sonra da tamamen ortadan kaldırmak!
Bu Lübnan gerçekliği, Irak gerçekliğinden çok farklı değil.
Irak'ta da bir çoğulculuk krizi yaşanıyor ve Hizbullah’ın Lübnan’da güçlenmesini sağlayan güçler orada da ciddi bir nüfuza sahipler.
Irak'ta da İran, kilit bir oyuncu. Arzuları ve emellerini "Haşdi Şabi" gibi mekanizmalar ve Tahran rejimine sadık bazı Iraklı gruplar aracılığıyla gerçekleştirmeye çalışıyor.
Burada aylardır gördüğümüz gibi, anlaşmazlık içişleri, savunma ve adalet bakanlığı gibi siyasi ve güvenlik bakımından kritik öneme sahip bakanlıklar etrafında dönüp duruyor ve bir türlü hükümet kurulamıyor.
Temsilciler Meclisi başkanlığı anayasal olarak Sünnilere tahsis edilmiş durumda.
İran adına çalışan odaklar kendilerinin tercih ettiği Sünni bir adayın bu makama ulaşmasını sağladılar.
Bu sahne, Hizbullah'ın Sünnilerden kendi yandaşı bir milletvekilinin bakan olması için gösterdiği çabaya benziyor. Hizbullah bunu yaparken Cumhurbaşkanın bu bakanlık kotasından pay almasını engellemek için de her şeyi yapıyor!
Iraktaki Kürt pozisyonunda da benzer oyunlar oynanıyor.
Irak anayasasına göre Irak Cumhurbaşkanlığı makamı Kürt bileşenlerine tahsis edilmiş durumda. Irak sahnesinde Washington ile Tahran arasında ilan edilmemiş bir "uzlaşı" neticesinde bu makam aşamalı olarak Kürtlerden alındı.
Kürt bileşenlerinden bahsetmişken Suriye'deki durumu da uzanalım.
ABD’nin Suriye’deki Kürtlerin durumu ve İran’ın varlığı konusunda şu ana kadar net bir tutum takınmaması dikkat çekicidir.
Nitekim Başkan Trump’ın kararlarındaki tutarsızlıklar, Savunma Bakanı James Mattis’in ve DEAŞ'la Mücadele Özel Temsilcisi Brett McGurk'un istifaları, resmi daha karmaşık ve belirsiz hale getiriyor.
Temennimiz, ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo ve Orta Doğu Ulusal Güvenlik Danışmanının önümüzdeki günlerde gerçekleştirecekleri ziyaretlerin yeni gelişmeleri beraberinde getirmesidir.
En azından bölgesel liderlik bakımından ABD’nin tutumunun netleşmesini bekliyoruz.
Kuzeydoğu Suriye'de, Doğu Fırat bölgesinde, Beşşar Esed rejimi ile Kürtler iletişim halindeler.
Gelişmeler, bir süreliğine de olsa Esed'in güvenlik teşkilatının uhdesine bırakılan "Yeni Suriye" de, Türklerin kuzeyi, İranlıların merkezi, Rusların batıyı ve belki de İsraillilerin güneyi kontrol ettiği bir düzenlemenin hayata geçirilemeyeceğini gösteriyor.
Bu arada, Suriye’de Arap ülkelerinin varlık gösterememesi halinin sona ermesi ve Suriye’deki boşluğu doldurma yönünde bir eğilim oluşmaya başladı. Ancak gerçekler, şu ana kadar iki acı gerçeğe işaret ediyor:
Birincisi, Arap ülkelerinin Suriye’de inisiyatif alması için şu ana kadar var olmayan bir "Arap projesi"ni gerektiriyor.
İkincisi, esasında Suriye'de kesinlikle bir “boşluk” olmadığıdır.
Tablonun özeti kaos değil bilakis bağımsız Suriyelilerin karar verme yetkilerinin gasp edilmesi gerçeğidir.