Abdullah Utaybi
Suudi Arabistanlı yazar. İslami akımlar araştırmacısı
TT

​İran… Hasta adam

Hasta adam, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra büyük ve geniş sınırlara sahip ve aynı zamanda istikrarsız ve bitkin Osmanlı Hilafeti’ne verilen bir isimdi. Hasta adam yıkılmaktan kurtulamadı. Ancak Mustafa Kemal Atatürk, bu hilafetten vazgeçerek ulusal ve modern Türk devletini kurmaya yöneldi.
Tarihte olduğu gibi geçmişte hayal, proje ve yönetimi güçlendirme aracı arayanlar –yenik de olsalar- daima ortaya çıkıyor. Ölen hasta adamı ya da Osmanlı Hilafeti’ni canlandırmaya çalışan hayalleri gözlemlemek mümkün. Bu, Türkiye’nin Müslüman Kardeşler’in ve Katar’ın projesidir. Hepsi de geçmişi geri getirmeye, geçmişi benimsemeye ve -paradoksal olarak- geçmişi geleceğin projesi kılmaya çalışıyor.
Türkiye, Birinci Dünya Savaşı’ndan yorgun, parçalanmış ve güçsüz olarak çıktı. Savaşlar, doğru bir şekilde hesap-kitap yapılmadığı zaman devletleri bitkin hale getiriyor. Aynı şekilde çağdaş uluslararası yaptırımlar da ülkeleri bitkin hale getiriyor, zayıflatıyor ve büyük ölçüde canlılığını ve direncini olumsuz etkiliyor. Bugün İran, Dini Lider Ali Hamaney’in kendi itirafıyla sert yaptırımlar altında çöküyor ve günümüzde bölgede hasta adama dönüşmeye başlıyor.
Osmanlı Hilafeti, Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda öldü. Vefatı, 1924 yılında açıklandı. İran rejimi ise henüz ölmedi. Ancak hastalığın semptomları geçmişe göre daha fazla ortaya çıkmaya başladı. İran rejimi 40 yıllık zorbalığın, köktenciliğin, Allah, din ve mezhep adıyla suç işlenmesinin ve 4 Arap başkentini (Beyrut, Bağdat, Şam ve Sana) işgal etmekle gurur duymasının ardından içeride ve dışarıda büyük zorluklarla karşı karşıya kalıyor. Rejim, genişlemeye değil de direnişe dayalı yeni bir stratejiye yöneliyor.
Tarih, tekrar etmiyor. Bu ifadeden maksat örneklerin uyuşması değil. Zaten bu da zor. Aksine maksat, sonuca ulaşmadan önce tarihi oluşturan olayların öncülleri arasında karşılaştırma yapma imkânı veren tarihteki yakın örnekleri sunmaktır. Tarihteki büyük olaylardan önce meydana gelen olaylar, tarihteki yerini alması için hazırlanan ortam ve çevreden dolayı aynı yaşananlardan daha önemli olması dikkat çekici bir durumdur.
Suriye’den çekilme gibi bazı şaşırtıcı kararlara rağmen ABD Başkanı Donald Trump yönetimi,  İran rejiminin tehlikesinin gerçekten farkında olduğunu belirtiyor. Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’nun geçen hafta bölgeye yaptığı ziyaret, bu kötü ve tehlikeli rejimin kıskaca alınmaya devam edileceğine ve büyük bir nüfuza sahip bazı Arap ülkelerinde bireysel hareket etmesine izin verilmeyeceğine dair önemli bir kanıttır. Çünkü bu, söz konusu 4 Arap başkenti olduğu gibi kabul edilerek İran’a teslim edilmemesi gereken bir nüfuzdur.
İran’la yapılan nükleer anlaşmanın iptal edilmesini engellemeye çalışan Avrupa Birliği (AB), İran’ın Avrupa’ya yönelik terör ve etnik politikaları karşısında zayıflamaya başladı. AB, zorunlu olarak bazı Avrupa ülkelerinde suikast operasyonları, tasfiye girişimleri ve terör hesapları gibi İran rejiminin planlarını ele almaya başladı. Bu faaliyetlerin bazıları başarılı olurken bazıları da gerçekleşmeden deşifre edildi. Fakat her halükarda AB, İran’a karşı eskisinden farklı bir tutum sergiledi.
İran’ın içerideki durumu, demir ve ateşe mahkûmdur. Tahran rejimi, “yeşil devrim” sırasında meydana gelen olayların ardından İran halkına daha fazla karşı koymaya başladı. Fakat Tahran rejimi, artan yaptırımlar ortamında ne kadar daha direnebilecek? Tahran rejimi, komşu ülkelere düşmanca davranırken çevresindeki zorlukların ne kadar daha üstesinden gelebilecek?
Uluslararası yaptırımlar bir oyun değil. Dünyadaki en güçlü devletlerin geniş ittifaklarla koyacağı yaptırımlar, İran rejimini genişlemeye, nüfuzunu yaymaya ve gücünü dikte etmeye değil, aksine kendi içine kapanmaya, savunmaya, karşı koymaya ve içeride tutunmaya sevk edecektir. Ayrıca İran rejimi, dış kollarını ölesiye savunması ve en nihayetinde onlardan vazgeçmeden önce gücünü ve sağlamlığını kanıtlaması gerekecek. Bu durum, Suriye ve Yemen’de yaşanıyor.
Yemen’deki gelişmelerden örnek verebiliriz. Husiler, Stockholm Anlaşması’na uymadı. Suudi Arabistan öncülüğündeki Arap Koalisyonu, söz konusu anlaşmanın birçok kez ihlal edildiğini kanıtladı. Birkaç gün önce Aned Askeri Üssü’ne yönelik İran yapımı drone ile düzenlenen saldırı ve Husilerin Yemen halkını aç bırakma politikası izlediğini doğrulayan Suudi Arabistan’ın Washington Büyükelçisi Prens Halid bin Selman’ın açıklamaları, Husi milislerinin uluslararası anlaşmaları tanımadıklarına ve doğrudan İran rejiminden emir aldıklarına en güzel kanıttır. Bu, efendisinin politikaları yüzünden kazanımlarını kaybeden umutsuz bir harekettir. Bu durum, İran rejiminin hasta olduğuna ve kötü politikalara yöneldiğine bir delildir.
Husi milislerinin skandalı ve uluslararası düzlemde Husilerin feda edilmesi, tarafları ateşkes yapmaya çağıran Birleşmiş Milletler (BM) Yemen Özel Temsilcisi Martin Griffiths’in açıklamasının ve İran’ın zayıflığını göstermektedir. Çünkü kendisinden önceki BM temsilcilerinin yaptığı gibi Griffiths de Husiler ile ilişkileri tamamen koparmak istemiyor. Bu, Griffiths’in elini yaranın üzerine koyar koymaz kaybedeceği bir görevdir. Fakat Husilere karşı yeniden askeri baskı yapılabilir. Çünkü bu milislerin hiç şüphesiz sadece kaba güçten anladıkları ortaya çıktı. 
ABD yönetimi, İran rejimini şımartmakta değil ona karşı koymakta ısrarlı. Pompeo’nun açıkladığı gibi ABD yönetimi, tüm İran milisleri Suriye’den çıkmadıkça Suriye’nin yeniden imar sürecinde yer almayacak. Diğer açıklamalarda da ifade edildiği üzere bu, hem İran’a apaçık bir mesaj hem de Rusya’ya bir işarettir. ABD’nin Arap müttefikleri de aynı eğilime ve aynı politikaya sahip.
Sonuç olarak Araplar eskiden “Tırnağın varsa başını kaşı” deyimini kullanmışlardır. Günümüzde ise Araplar, İran rejimine karşı savaşın yarım çözümleri kabul etmeyen açık bir çatışma olduğunu fark etmişlerdir. Gerçekler, Husilerin uluslararası siyaset ve hukuk dilinden değil de kaba güçten anladıklarını söylüyor. Husiler, hadlerini aşıp çatışmaya başladıkları zaman kaba güç kullanımı da gerçekleşecektir.