Arap Birliği 2011'de, bir sonraki Ekonomik ve Sosyal Gelişim Zirvesi’nin Lübnan’da yapılmasına karar vermişti.
Lübnanlılar gerek yönetim gerekse siyasi ve ekonomik aktörler olarak bu karardan gurur duymuşlardı.
Ülkesinde halk intifadasının baş göstermeye başladığı Suriye rejimi dışında hiçbir taraf bu karardan rahatsızlık duymamıştı.
Lübnan Devlet Başkanı Mişel Süleyman zirvenin yan etkilerinin olabileceğinden korkuyordu, bu nedenle de çok da istekli bir tavır sergilemedi.
Arap zirvesinin, kriz emareleri ortaya çıkmaya başlayan Lübnan ekonomisine destek olabileceğini söylemekle yetindi.
Süleyman ayrıca: “Daha da önemlisi –ki bunu bana da söylemişti- 1940'lardan ve 50'lerden başlayarak, 2006 savaşından sonraki yeniden yapılanma dönemine kadar yaşanan krizlerde olduğu gibi, bu zirve Lübnan’ın Arap dünyasına kucak açmasıdır” demişti.
Meclisi Başkanı Nebih Berri, birkaç hafta önce zirvenin gerçekleştirilmesine yönelik muhalefetini açıkladığında, bunu iki nedene bağlamıştı:
Suriye'nin davet edilmemiş olması ve yeni Lübnan hükümetinin henüz kurulamamış olması.
Cumhurbaşkanlığı mahfilleri ise yetkili bakanların ve cumhurbaşkanlığının, hiçbir hükümet olmasa bile zirve toplantısını düzenleyebileceğini, Suriye’nin çağrılıp çağrılmayacağı meselesinin Lübnan’ın değil Arap Birliği’nin meselesi olduğunu ifade ettiler.
Arap Birliği, 2011 yılı sonunda Suriye’nin üyeliğinin askıya alınmasına karar verdiğinde, Esed’i davet etmeme kararını da vermişti.
Bu verileri göz önünde bulundurduğumuzda Arapların gözünde olmasa da, Şii halkının gözünde daha güçlü nedenlerle bu zirveye itiraz etmeleri gerekiyordu, onu da buldular.
1978’de İmam Musa Sadr ve iki arkadaşı orada ortadan kaldırmasına rağmen Libya’nın davet edilmesi!
Şii İslam Konseyi, davetin iptal edilmesi gerektiğine dair bir karar yayınladı ve bu davetin çok kötü sonuçlar doğurabileceğini ifade ederek tehditler savurdu.
Elbette bu tehditler sadece Libya’ya değil, Lübnan Devlet Başkanı Avn'a da yönelikti!
Nebih Berri baktı ki Cumhurbaşkanı ve Başbakan bu tehditleri pek umursamıyorlar, 1984'te ve 2008'de olduğu gibi, Lübnan başkentinin yeniden işgal edilebileceğini(!) ifade ederek gerilimi daha da tırmandırdı.
Meclis Başkanı bu tehditleri savurunca Libyalılar da, Libya’daki bugünkü yetkililerin Kaddafi’ye ve onun rejimine karşı isyan eden, onu öldüren ve o rejimi deviren kimseler olduğunu, dolayısıyla şu anki yetkililerin İmam Musa Sadr ve iki arkadaşını ortadan kaldırması olayından sorumlu tutulamayacağını ifade etmeye çalıştılar.
Bu açıklamaların yapıldığı esnada ise, Şii Emel Hareketi mensubu bir grup gösterici, havaalanı yolunda sokağa dökülmüşler ve Beyrut'ta zirvenin yapılacağı merkezde, Libya ulusal bayrağını kaldırarak yerine Emel Hareketinin bayrağını asmışlardı, Libyalılar ise başkent Trablus'taki Lübnan Büyükelçiliği'ne saldırıp Lübnan bayrağını indirerek karşılık vermişlerdi.
Ancak, tuhaflıklar bu karşılıklı restleşme ve beraberinde gelen hakaretlerle bitmiyor.
Diğer tuhaflıklardan birincisi; Emel Hareketin lideri, Lübnan rejiminin temel taşlarından birisidir ve Şii toplumunun rejim ve devletteki en önemli temsilcilerinden birisidir. Ancak bu kişi, silahlı ve motosikletli milisler kullanıyor.
Eğer rejim dengelerini gözeterek hareket etmek isteseydi, Şiilerin anayasal olarak korunan bir topluluk olduğunu öne sürerek -ki bir şeyi engellemek istediklerinde sürekli olarak bunu dillendirirler- Temsilciler Meclisini toplar, istediği her kararı orada aldırabilirdi.
Fakat o ne yaptı, rejimin önemli bir unsuru olarak, korkutmak istedi, peki ne ile? Başkenti işgal etme tehdidi ile İsrailliler ve Şii militanları daha önceden bunu yapmışlardı.
İlki 1984'te gerçekleşmişti ve Lübnan ordusu Beyrut'un batısından çıkarılmıştı. İkincisinde ise -dendiği kadarıyla- (2008) başkentin bölünme korkusundan! Ordu müdahale edememişti.
İkinci tuhaflık, ordunun ve iç güvenlik birimlerinin bayrakların kaldırılmasını engellemek için müdahale etmemesidir.
Daha da tuhaf olan, Dışişleri Bakanı hariç, Temsilciler Meclisinde temsil edilen herhangi bir siyasi partinin Berri'nin silahlı ve motosikletli milislerinin eylemlerini protesto etmemesidir.
Burada öncelikli olarak Başbakan adayının ekibini ve eski devlet başkanlarını kastediyorum.
Farkında olsunlar ya da olmasınlar, ülkede kalan tek Arap unsur onlardır, ya da en azından öyle kabul edilmekteler. Bazıları Hizbullah’tan korkuyor ve onunla bağı koparmak istemiyorlar.
Diğerleri ise, Meclise başkanlık eden Berri'den korkuyorlar, zira Siyonist düşman ile mücadele ettiği için vakti olmayan! “Mücahidlerle” görüşmek mümkün olmadığında onlarla Berri görüşüyor.
Üçüncü tuhaflık, Libya'nın katılmama kararından sonra, Emniyet Genel Müdürünün çıkıp, Libyalıların Lübnan'a havaalanından girmesinin engellemesine yönelik talimat vermesidir!
Lübnan Emniyet Genel Müdürü Şii'dir ve kendisi, Esed rejiminden Hizbullah'a oradan cumhurbaşkanı ve Başbakana kadar herkesle iyi ilişkiler kurmakla gurur duyuyor. Fakat görünüşe göre Cumhurbaşkanı ve Başbakan'ın öfkelenmesinden korkmuyor, bilakis sadece kendisini o makama getirenleri razı etmeye çalışıyor. Görüldüğü üzere Lübnan devlet aygıtı olmasa da Şii kesimi birlik olmuş durumda.
Zirvenin düzenlenip düzenlenmemesine yönelik Meclis Başkanında gözlemlenen bu hareketliliğin amacı nedir?
Mümkün olsa zirveyi engelleyecek ve adeta kendini bu işe adamış durumda, peki neden?
Alenen ilan edilen neden hükümetin kurulamamış olmasıdır. Bunu dillendirerek cumhurbaşkanını ve dolaylı olarak da hükümeti kurmakla görevlendirilen Hariri’yi köşeye sıkıştırmak istiyorlar.
Cumhurbaşkanı yeni Hükümette kendisine tahsis edilecek 11 bakan kontenjanı istiyor.
Hizbullah ve Berri ise, Hariri hükümetinde kendilerine yakın bir Sünni bakanın olmasını istiyor.
Ancak Berri ve partisi Emel'de yaşanan bu hareketliliğin esas nedeni zirvenin yapılmasından hoşlanmamalarıdır.
Zira bu bir Arap zirvesidir. İran'ın gözünde Beşşar Esed'in dışında tanınacak Arap yoktur.
Kasım Süleymani defalarca şunu söyledi: İran dört Arap başkentini kontrol ediyor…
Dolayısıyla İslam Cumhuriyeti'nin izni olmadan Beyrut'ta bir Arap zirvesi nasıl yapılabilir?!
Zira bu zirvede Esed ve avanesi devre dışı bırakılacak, Lübnan'a duyulan güven tazelenecek, Arap kimliği yeniden öne çıkacak, ekonomik destek beraberinde gelecek.
Ayrıca bilindiği üzere Beyrut’a, İran’ı ve Hizbullah’ı tehdit eden ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı geldi ve yalnızca Lübnan ordusunun meşru bir güç olduğunu ve işgal altındaki Filistin sınırındaki Hizbullah tünellerinin 1701 sayılı uluslararası BM kararını ihlal ettiğini ve ABD’nin Lübnan ve ordusuna, kendi topraklarına egemen oldukları sürece her zaman yardım etmeye hazır olduğunu ifade etti.
Bu iki mesaj, yani Arap zirvesinin ve ABD’nin mesajı, buraya egemen olduklarını zanneden İranlılara, müttefiklerine ve Esed yanlılarına Beyrut’tan verilmiş güçlü birer ikaz niteliğindedir.
Dolayısıyla Meclis Başkanı Berri, önderlik ettiği bu girişimlerle kendisinin ve bulunduğu makamın imajını zedelemiştir.
Kendisine bağlı milislerin tek başına ya da Hizbullah'ın önderliğinde yasadışı eylemlerde bulunduğu daha önceki hadiseleri hatırlattı.
Lübnan devletine kimin egemen olduğuna dair herhangi bir tereddüt bırakmamak için!
Ağustos ayından beri Lübnan’da bulunan yeni İran Büyükelçisi, Hariri’yi ziyaret etti ve ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı’nın sözlerini kınadığını ifade etti. Ancak söylediği daha önemli bir husus var, o da; Tahran’ın var gücüyle hükümetin kurulması için gayret gösterdiğidir!
Elbette, bu sözler tersinden anlaşılmalıdır: Arap olduğunuzu iddia ettiğiniz ve düşmanlarımızı Beyrut’ta karşıladığınız sürece hükümet hiçbir zaman kurulamayacak! Demektir bu...
Lübnan'ın üç temel dayanağı var: Hepsiyle de İranlılar, Hizbullah ve diğer Lübnan ve uluslararası taraflar oynuyor:
İlki, bir arada yaşama ve anayasaya dayalı ulusal meşruiyet.
İkincisi, Arap çıkarlarına dayanan ve 1940'lardan beri Lübnan'ı kucaklayan Arap meşruiyeti…
Üçüncüsü ise; uluslararası kararların uygulanması sağlayarak Lübnan'ı koruyan uluslararası meşruiyet…
Lübnan ve Suriye'deki İran yanlısı odaklar uluslararası meşruiyeti baltalamaya çalışıyor.
Birçok dâhili odak ise –sadece Hizbullah ile sınırlı değil- mezhepçi argümanları bahane ederek bu iki meşruiyeti zedelemeye çalışıyorlar.
Bir ülkede milisler mevcutsa, orada devlet yoktur.
Bu hastalık Lübnan, Suriye, Irak, Libya ve Yemen'de yaygın bir şekilde vardır.
Peki ah bu Arapların hali ne olacak?!
TT
Bir ülkede milisler mevcutsa, orada devlet yoktur
Daha fazla makale YAZARLAR
لم تشترك بعد
انشئ حساباً خاصاً بك لتحصل على أخبار مخصصة لك ولتتمتع بخاصية حفظ المقالات وتتلقى نشراتنا البريدية المتنوعة