Herhangi bir konferansa katılmak veya sadece seyahat için yurtdışına giden bir Lübnanlının dikkatini çeken ilk şey, yurtdışında görüştüğü kimselerin, (taksi şoföründen başlayarak!) Ülkesinin Hizbullah ve İran'ın kontrolü altında olduğu izlenimine sahip olmalarıdır.
İzlenim genellikle gerçeği ifade eder. Bu gerçek, son Lübnan hükümetinin kurulmasından sonra iyice belirgin hale geldi.
Artık Lübnanlılara şu soru sorulur oldu: "Hizbullah" artık başkentinizdeki bütün karar mekanizmalarını elinde tutuyor, ülkeniz nereye sürükleniyor?
Fakat görünen o ki, bu izlenimi yani gerçeği şaşırtıcı bir şekilde inkâr edip duranlar sadece Lübnanlılardır.
Lübnan’a döndüğünüzde, birkaçı hariç –ki zaten onlar da dışlanmış durumda- siyasilere bir medya saldırısının olduğunu görürsünüz. Onları ‘ülkenin dümenini Hizbullah'a ve "Direniş Ekseni"ne teslim etme’ töhmetinden kurtarmak istiyorlar. En azından bu yaklaşımın gerçeklikten uzak olduğunu söylemek istiyorlar. Aslında bu durum hareketli kumlara batmış birinin durumunu yansıtmaktadır, hareket ettikçe kumlara daha da batmakta. Bu gerçeği görmek istemeyenler konuştukça daha çok batıyorlar, zira ithamlar üzerlerine daha da yapışıyor.
Hani derler ya: Şüpheli neredeyse alın beni tutuklayın diyecek! Bu inkârcı ve sürrealist yaklaşım, öncellikle başbakan, ekibi ve müttefiklerinde, sonrasında ise Lübnan Kuvvetleri Partisi'nde görülmekte.
Hepsi yukarıdaki izlenimi/gerçeği reddetme eğilimindeler. Hükümetin artık Hizbullah demek olduğu gerçeğini görmek istemiyorlar.
Hükümetin kurulması sürecinde dokuz ay boyunca yaşananları unutmuşa benziyorlar.
Taviz vermeye nasıl mecbur bırakıldıkları hala hafızalarımızda. Hükümet kurulabilmesi için Hizbullah’ın öne sürdüğü bütün şartlar neredeyse kabul edildi.
Bölgesel olarak etraflarında olup bitenleri ve Hizbullah’ın hükümetteki artan rolü konusunda endişelerini dile getiren tüm uluslararası pozisyonları görmezden geldiler. Gerçekleri çarpıtmanın hala işe yaradığını zannediyorlar.
Dubai’de düzenlenen Dünya Hükümetler Zirvesi esnasında İmaduddin Edib verdiği bir röportajda, Lübnan Başbakanı Saad Hariri’nin siyasi tartışmaları bir kenara bırakması, ayrıştırıcı tutumlardan da uzak durması ve sadece ekonomiyi kurtarmaya odaklanması gerektiğini ifade etti. İstenilen ekonomik reformun başarısı için siyasi istikrarın gerekli olduğunu vurguladı.
Onun deyişine göre, politik istikrar ekonomik istikrara yol açıyor. Bu durumda işler şu noktaya kayıyor: Anlaşmazlıkları görmezden gelme, daha güçlü olana kulak verme. Başbakan Hariri'nin son dönemlerdeki tavırlarına ve yaptığı açıklamalara baktığımızda bu analizin parametrelerini görebiliyoruz, zira bakanlarla tartışmaya girmeme konusunda ısrarlı davranıyor, Suriye rejimi ile ilişkilerin normalleştirilmesi çağrısında bulunuyor ve yerinden edilmiş insanların problemlerinin ancak doğrudan diyalogla çözülebileceğini öne sürüyor.
Hariri ayrıca bu normalleşmenin, Lübnanlı firmaların Suriye'nin yeniden inşasına katkıda bulunmalarına kapı açacağına inanıyor. Biz buna "yeniden inşa serabı” da diyebiliriz.
Lübnan Kuvvetleri Partisi Genel Başkanı Samir Caca, hükümetin "Hizbullah" hükümeti olduğu iddiasını reddetti. Bu türden söylemleri dillendiren partisinin sembol isimlerine savaş açtı ve bu türden suçlamaların “gerçeklikten uzak politik bir suçlama” olduğunu iddia etti.
Bu pozisyonlar, ülkenin dış ve savunma politikalarında İran'a eklemlenmeyi ekonomik, finansal ve sosyal meselelerde ise ülkedeki uzantıları ile ortaklık kurmayı zorunlu kılan bir aşamaya girdiğini gösteriyor. Bakanlardan birinin Esed rejiminin Suriye'de güvenli alanların kurulması konusundaki pozisyonunu desteklemesi, diğer bir bakanın Şam’ı ziyaret etmesi, üçüncü bir bakanın Mülteciler Yüksek Komiserliği'ne saldırması bu durumu açıkça ortaya koymaktadır.
Hükümet henüz ilk Bakanlar Kurulu toplantısını yapamadı. Aynı bağlamda şu örnek de çarpıcıdır. Cumhurbaşkanı Mişel Avn'ın, basın mensuplarının ve gazete editörlerinin, Almanya'nın Suriye Hava Kuvvetleri İstihbarat Müdürü Cemil Hasan’ın insanlık suçu işlediği gerekçesiyle yargılanmasını talep etmesi ile ilgili bir sorusuna, ‘güvenlik birimlerinin kendisini Lübnan’daki varlığından haberdar etmediği’! Şeklinde istihzai bir cevap vermesi her şeyi açıkça ortaya koymaktadır.
Ülkenin iç ve dış kamu politikalarını oluşturma yetkisinin “üç başkanın” uhdesine verilmesi tartışmasında itiraz sesleri yükselmeye başladı. Hükümet güvenoyu almadan önce yapılan bir toplantıda Cumhurbaşkanı bu tartışmaya kendi cephesinden katılarak, Lübnan devleti adına konuşma yetkisinin Cumhurbaşkanı, Başbakan ve Dışişleri Bakanına ait olduğunu söyledi. Söz konusu tutum, Taif anlaşmasına suikast düzenlemektir. Bu durum, Suriye işgali ile başlayan, 2008'de Temsilciler Meclisi'nin kapatılması ve iki yıl boyunca (2014-2016) cumhurbaşkanlığı seçimlerinin askıya alınması ile devam eden süreci hatırlatıyor.
Taif Anlaşması, iç ve dış kamu politikalarını oluşturma yetkisinin Bakanlar Kurulunda olduğunu, diğer yetkililerin buna göre pozisyon almaları gerektiğini açıkça ortaya koyuyor. Aksi takdirde, hükümet, bugün göründüğü gibi, küçük devletçiklerden oluşacak.
Hükümetin kurulması bir Hıristiyan veya bir Dürzî düğümü sonucu kesintiye uğradığında Hizbullah susmayı tercih etti ve bu iki düğüm çözüldüğünde hemen uyanıverdi ve 8 Mart Bloğunun hükümette temsil edilmesi gerektiğini dillendirmeye başladı. Parti ya da İran İslam Cumhuriyeti üzerindeki baskının yüksek olduğu bir dönemde uluslar arası normlara uygun bir hükümetin ortaya çıkmasını istemedi. Sadece partinin etkisi garanti hale geldiği zaman hükümetin kurulmasına izin verdi. Hatta en büyük müttefiki Özgür Yurtsever Hareketine dahi bakanlık dağılımında ayrıcalık tanımadı. Bu bir Hizbullah hükümetidir, Lübnan ve bölgedeki varlığının geleceği için savaş veriyor ve kendini koruma altına alıyor. Ülke nereye gidiyor?
Politikacıların, Hizbullah’ın hükümet içindeki etkisinin artmasından duyulan endişeleri ve uluslararası tutumu görmezden gelmeye kararlı oldukları görülüyor. Beyrut'taki ABD Büyükelçisi diplomatik bir dille bu konuyu yetkililere iletti. Sözleri yeni hükümetin alması muhtemel bazı yanlış tutumlar konusunda uyarı niteliğindeydi. Bu hükümetin oluşmasında katkıda bulunan yetkililer, devlet mekanizması ile Hizbullah ve İran arasındaki alanı yok ettiklerinin farkındalar mı? Bu durumun hükümet ile sözde muhalefet arasında derin çatlaklar oluşturabileceğini anlamadılar mı? Bu yok edilen alan/mesafe düşmanlıkların sona ermesine ve 2006 savaşından sonra 1701 sayılı Güvenlik Konseyi kararının kabul edilmesine yol açmıştı.
Ayrıca, Başbakan Hariri çeyrek asır geri gitmeye ve tecrübe edilmiş şeyleri yeniden tecrübe etmeye hevesli gözüküyor. Politikayı ekonomiden ayrı tutmaya çalışıyor. Hanoi (Lübnan da İran’ın füze deposudur) ve Hong Kong'u bir arada görmek istiyor. Bu formülün ekonomide olduğu gibi politikada da başarısız olduğu kanıtlandı. Çünkü herkes Lübnan ekonomisinin sorunlarının ekonomik ve finansal olmaktan ziyade politik olduğunu çok iyi biliyor. Herkes dün Suriye’nin Lübnan’daki işlerin neredeyse uluslararası komiseri olduğunu biliyor, ancak bugün İran dışındaki bütün ülkeler kendisini boykot ediyor. Arzu edilen ekonomik reform, benzeri görülmemiş yolsuzluklarla mücadeleyi gerekli kılar. Başarılı bir hükümet, normal bir siyasi yaşam olmadan gerçekleşemez.
Partizan zorbalıkla meseleler çözülemez. Uluslararası toplumun akışına aykırı hareket etmek sadece başarısızlık getirir. Herhangi bir ekonomik kurtarmada rol alacak ülkeler, iktidardaki parti olan Hizbullah'ın gücünün varlığından endişe duyacaklardır, dolayısıyla hibe yapmayı düşünen bütün ülkeler tüm vaatlerinden vazgeçebilirler.
Kontrolsüz ilerleme politikası, bu hükümetin kaçınmaya çalıştığı uçuruma düşmenin en hızlı yoludur.
TT
Lübnan’da Yeni Hükümet: Kontrolsüz ilerleyiş
Daha fazla makale YAZARLAR
لم تشترك بعد
انشئ حساباً خاصاً بك لتحصل على أخبار مخصصة لك ولتتمتع بخاصية حفظ المقالات وتتلقى نشراتنا البريدية المتنوعة