Bender bin Sultan’ın İngiliz The Independent Arabia'ya verdiği ve söylediği her şeyin doğru ve kesin olduğu demeçten önce Katar hakkında bilinen ve ortada dönen bilgiler vardı.
90'lı yılların başlarına ve öncesine dayanan bu bilgilere göre Şeyh Halife Âl-i Sani Katar Emiri olarak görevinden uzaklaştırıldığında 2 “Hamad” Hamad bin Halife ile Hamad bin Câsim zaten büyük ve tehlikeli bir oyuna karışmışlardı. Bu oyunun amacı; düşük bir nüfusa ve sınırlı bir yüzölçümüne sahip bu küçük emirliği büyük bir devlet boyutuna ve imkanlarına sahip olan bölgenin güvenliğini manipüle eden ve hatta Afganistan ile diğer bazı Asya ülkeleri gibi uzak bölgelere kadar uzanabilen bir ülkeye dönüştürmekti.
Bu oyun 1991 yılında Katar’ın “2 Hamad”ın kararıyla İsrail ile açık bir şekilde ilişkiler kuracağını açıklaması ile başladı.
Çünkü “2 Hamad”a ve nasihatçilerine göre düşük nüfusuna ve boyutunun küçüklüğüne rağmen bu adım ile Katar Ortadoğu denkleminde temel bir sayıya dönüşecekti. Bunun için İsrail devleti ile açık ve gizli istihbarat ilişkilerini başlatması gerekiyordu. Bu erken dönemde bu gerçekten de yaşandı ve gelişip yükselerek bugün ulaştığı yere ulaştı. Öyle ki İsrailliler artık bazı Körfez ve diğer bazı Arap ülkeleri ile açıktan ilişkileri olabileceğinden bahsetmeye bile başladılar. Elbette bunu kanıtlanmamıştır ve çok önemli olarak nitelenen İsrail Knesset seçimlerinin tarihinin yaklaşmasıyla Binyamin Netanyahu hükümetinin ortaya attığı iddialar olması olasılığı da büyüktür.
Buna dayanarak ve ortada dönen açık ve gizli söylentilere göre “2 Hamad”a Katar’ın bölgede eksen bir ülke olması, Ortadoğu’da ve bazı Asya ülkelerinde ana oyunculardan biri olması için ilk olarak Körfez ve hatta bütün Arap dünyasında ABD’nin ana askeri üssü olması gerektiğini öğütleyenler İsrailli uzmanlardır.
Bilindiği gibi bu da gerçekleşmiştir. Ancak iş başa düştüğünde ve “felaket” gerçekleştiğinde ABD’lilerin bu konu ve hususlara müdahale etmeyeceklerini de vurgulamalıyız.
Zira bilindiği gibi Libya’daki ünlü eski askeri üs de dahil olmak üzere Ortadoğu’nun tamamındaki ABD askeri üslerinden hiçbiri ülkelerin içişlerine karışmamıştır.
Muammer Kaddafi 1969 yılındaki ünlü darbe girişimini gerçekleştirdiğinde ve Senusi Krallığı’nı “Cemahiriye”ye dönüştürdüğünde ve bu rejim de Arap Baharı denilen dönemin başlangıcında trajik bir şekilde sona erdiğinde Libya’daki ABD askeri üssü denildiği gibi parmağını bile oynatmamıştır.
Bu birinci mesele. Yine erken bir dönemde gerçekleşen ikinci mesele ise etkin ve etkili bir medya kuruluşu kurmaktır.
Bu medya öyle etkiye ulaşmıştır ki Nasırizm’in zirvede olduğu dönemlerde “Arapların Sesi” radyosunu bile geçmiştir.
Bu medya kuruluşu erken bir dönemde ve İsrail-Katar ilişkilerinin başladığı dönemlerde kurulmuştur.
Kendisine rakip olabilecek diğer kanallar ortaya çıkmadan önce El-Cezire kanalı; Nazilerin askeri, siyasi ve elbette basın ile diğer alanlarda doruğa ulaştıkları dönemde Adol Hitler’in Halkı Aydınlatma ve Propaganda Bakanı Joseph Goebbels’e nispeten “Goebbels” adı verilen propagandadan çok daha önemli, şiddetli ve etkili bir propaganda yürütmüştür.
Bütün bunların yanında ve yukarıda zikrettiğimiz gibi İsrail’in öğütleri gereği Katar’ın küresel ve etkili bir parti ve örgütten yardım alması gerekiyordu. Bunun için de uluslararası bir örgüt olan “Müslüman Kardeşler” (İhvan) seçildi.
Mısır’da adayları Muhammed Mursi’nin Mısır cumhurbaşkanlığı seçimlerini kazanması ile Müslüman Kardeşler’den istenen şey Libya, Tunus, Suriye gibi diğer müslüman Arap ülkelerini ele geçirmeleriydi.
İhvan Türkiye’yi ele geçirdiği gibi bir dönem Ürdün ile Afganistan’ı da ele geçirmeye çalışmış ama başarısız olmuşlardı.
Hatta Taliban Hareketi’nin ana merkezi hala Doha’dadır. Bütün bunlara ek olarak Katar’ın hala İran ile koordineli bir şekilde Somali ve bazı Arap Kuzey Afrika ülkelerinde olduğu gibi bazı müslüman Asya ve Afrika ülkelerini ele geçirmeye çalıştığını söyleyenler de var.
Katar’ın; Husilerin Yemen’deki meşru hükümete karşı gerçekleştirdikleri darbenin başlarında Suudi Arabistan’ın liderliğinde kurulan Arap Koalisyonu’ndan da çıkarak bazılarının bölgedeki en büyük güç olarak tanımladıkları İran ve Türkiye’yi içeren bölgesel koalisyona katılması gerekiyordu.
Burada Türk rejiminin İhvancı bir rejim olduğuna, komşu Arap ülkelerinden ya da diğer uzak ülkelerden kendisine yönelik herhangi bir dış tehdit olmamasına rağmen koruma gerekçesi ile Doha’ya Türk birlikleri gönderdiğine de işaret etmeliyiz.
Bütün bunların yanında en büyük Arap ülkesi olduğu için Mısır’ı n içeriden vurulması ve Sina bölgesinin Müslüman Kardeşler’in gelişmiş bir silahlı üssü olması gerekiyordu. Ki bu da gerçekleşti.
Buna ek olarak; Hamas Hareketi’nin İhvancı bir Filistinli örgüt olarak benimsenmesi ve 2007’de Filistin Ulusal Yönetimi, Fetih ve Kurtuluş Örgütü’ne karşı bir darbe yapmaya teşvik edilmesi gerekiyordu. Bilindiği gibi bu İhvancı Hareket gerçekleştirdiği darbe ile aynı yılda Kral Abdullah bin Abdulaziz’in gözetiminde imzalamış olduğu Mekke-i Mükerreme anlaşmasını da ihlal etmiştir.
Katar Emiri Hamad bin Halife’nin teatral bir şekilde iktidardan uzaklaştırılmadan önce İhvancı Hamas Hareketi’nin yönetimini ele geçirdiği Gazze Şeridi’ne bir devlet başkanının bir devlete düzenleyeceği türde bir ziyaret düzenlediği bilinmektedir. Bütün bunlara Filistinliler arasında daha fazla ayrılık tohumları ekilmesi ve Filistin Ulusal Yönetimi ile Devlet Başkanı Mahmud Abbas’a daha çok baskı yapılması eşlik etmiştir. Mahmud Abbas başta ekonomik olmak üzere her yönden zorlu olan erken bir dönemde Filistin içerisinde Katar devlet kurumlarının kuruluşuna izin veren Arap öncülerden biri olmasına rağmen bu baskılara maruz kalmıştır.
Burada kardeş ve gerçekten de bizim için aziz olan ve hiç kimsenin halkının Arap, milliyetçi, samimi ve son derece iyi huylu bir halk olduğunu inkar etmediği Katar’ın bununla da yetinmediğine işaret etmeliyiz. Suriye ile Libya’da olumusuz bir şekilde ve Beşşar Esed rejimine karşı gerçek ve fiili muhalif güç olduğu gerekçesi ile Müslüman Kardeşler ve ardından terörist Nusra Cephesi lehine müdahalelerde bulunduğunu belirtmeliyiz. Son zamanlarda ise bu müdahalelerinin Lübnanlı Hizbullah ve Kasım Süleymani’nin yönetimindeki Kudüs Tugayı lehine olduğunu zikretmeliyiz. Büütn bunlar artık açıkça bilinmekte ve Katar’ın kapılarını “Uluslararası Müslüman Kardeşler” Örgütü ile diğer İhvancı gruplara ilk açan kişi olan İhvancı Şeyh Yusuf Karadavi’nin tanıklığı ile desteklenmektedir.
Bütün bunlara rağmen bu sapmalardan mutlaka kurtulacağına inandığımız Katar devleti ile kardeş Katar halkı, başta Suudi Arabistan olmak üzere Arap dünyasının bir ucundan öbür ucuna kadar bütün Arapların kalbindeki yerini koruyacaktır.
Bütün Arapların ağabeyi sayılan Suudi Arabistan hiçbir zaman kardeşleri Katarlıları desteklemekten kaçınmamış ve hiçbir zor dönemde onlara yardım eli uzatmakta tereddüt etmemiştir. Çünkü 2 ülke arasında akrabalık ve yakınlık ilişkileri, komşuluk ve milliyet bağları yanında ortak dini bağlar da bulunmaktadır.
Bu nedenle bütün bu davranış ve eylemlerin bu kardeş Arap ülkesinin; İran, İsrail ve “2 Hamad”ın kendisini soktukları bu şeytani eksende yer alan herhangi bir devleti memnun etmek için en önemli Arap toplumları ile ilişkilerini kesmesine ve Arap gerçeğinden uzaklaşmasına neden olması gerçekten de çok üzücüdür.
TT
Kardeş ülke Katar bu şekilde Arap dairesinden çıktı
Daha fazla makale YAZARLAR
لم تشترك بعد
انشئ حساباً خاصاً بك لتحصل على أخبار مخصصة لك ولتتمتع بخاصية حفظ المقالات وتتلقى نشراتنا البريدية المتنوعة