Rıdvan Seyyid
Lübnanlı akademisyen, siyasetçi- yazar Lübnan Üniversitesi'nde İslami ilimler profersörü
TT

Acımayanların merhamet dilemesi!

Bu hafta Arap dünyasında 6 dikkat çekici gelişme yaşandı.
Cezayir'deki siyasi süreç hariç hiçbiri de güven vaat etmiyor.
1-DEAŞ’lı kadınlar ve çocuklar: Onlar, Bağuz’dan çıkıp başka Bağuzlara gidiyor.
2-Suriye’nin Dera şehrinde yeniden başlayan gösteriler,
3-Iraklı liderlerin Ruhani’nin bakışları ve rızası altında İran’ın himayesine daha fazla girme isteği.
4-Cezayir’de Buteflika’nın girişimi.
5-Yolsuzlukla suçlanan tek grup olmalarından ötürü Lübnan’da Sünnilere yoğunlaşan saldırılar.
6-Mirgani dâhil bütün herkesin koltuğundan vazgeçmesine rağmen görevine devam etme konusunda ısrarlı olan Sudan devlet başkanı el-Beşir.
DEAŞ’lı kadınların sahnesi, gerçekten trajik. Kâbus gibi bir hayal olmasına rağmen birçoğu, “İslam Devleti” hayalini kurmaya devam ediyor. Kadınlar, dünyanın her tarafından geldi.
Her biri, birkaç defa evlendi ve gayri insani şartlar altında yaşadı. Söz konusu kâbus, çoğunu terk etmedi. 
Histeri sahnesini geride bıraktığımızda sorular çoğalacak. Tüm bunlar, İslam dinine göre doğru mu?
Milyonlarca Müslüman, bu soruya tüm bunların doğru ve mantıklı olmadığı şeklinde cevap verdi.
Sayıları az olmasına rağmen Arap ve Müslümanlar olarak bu musibetten nasıl kurtulabiliriz? Yakın sahneye baktığımızda DEAŞ’lı kadınlar, nasıl bir araya geldi? Nereden geldi?
Türk yetkililer, niçin onların Suriye'ye gitmelerine izin verdi? Ankara neden silahlanmalarına ve modellerini dayatmalarına niçin müsaade etti?
Erdoğan, Mısırlı yetkililerin Mısırlı başsavcının katillerini yargıladığından dolayı rahatsız.
Fakat o sefiller ve hayalperestler, aynı zamanda Erdoğan’ın şefkatli bakışlarını hak etmiyorlar mı? Zira onlar, Türk istihbaratının izniyle bazen de talebiyle bir araya gelmediler mi?
DEAŞ’la ilgili sorular artmaya devam edecek. Fakat bu sorular, Türklere, İranlılara, Suriye ve Irak rejimlerine sorulmalıdır. Türkler, İranlılar, Suriye ve Irak rejimleri, DEAŞ’ı ortaya çıkartmamış olsalar bile DEAŞ’tan yararlanan ana gruplardır. Milis olgusundan kaynaklanan sonuçlar, uzun süre Arapların üzerinde yük olmaya devam edecek. Zira her yerde hezimete uğramalarına rağmen milisler, yayılmaya devam ediyor.
Suriye’nin Dera şehrindeki gösterilerin sebepleri ise ilginç. Bu insanlar yorgun. Yarısı öldürüldü ya da tehcir edildi. Fakat Beşşar Esed, onlara yas tutmadı. Aksine hiçbir şey olmamış gibi Esed, kendisinin ve babasının heykellerini her tarafa dikmeye devam etti. Esed, zillet şahitlerinin var olmasını istiyor. İnsanlar, yeniden öldürülmeyi ve tehcir edilmeyi, ezeli hükümdarlarının heykellerini görmeye tercih ediyor.
Öyleyse Dera sahnesi, insanlıklarının ihlal edilmesini kabul etmeyen insanların sahnesidir.
Irak’ta tamamen farklı şeyler oluyor. Seçilmiş yeni yetkililerin, DEAŞ ve Kürt sarsıntısının ardından göreve geldiği varsayılıyor. Fakat elektrik, su ve hizmet sıkıntısı çeken Irak şehirleri ve Iraklı yetkililer, İran’a itaat ediyor.
Irak, petrol bakımından en zengin Arap ülkesidir. Elektriği ve petrol ürünlerini İran’dan ithal ediyor.  İran’dan sağlam dövizlerle ürün satın alıyor. Onurlu ve özgür yaşamak için sesini yükseltenler, İran ve milisler tarafından suikasta uğruyor. Bunlar, neden oluyor? Çünkü İran’ın Iraklı yetkililerin göreve gelmesinde parmağı var. Özgürlüğün ve onurun, çoğu Iraklı politikacının ödemek istemediği bir bedeli var.
Cezayir Cumhurbaşkanı, tedavi için bulunduğu İsviçre’den ülkesine döndü ve 5’inci dönem adaylığını geri çekti. Yeni bir hükümet oluşturdu. Ulusal müzakere komisyonu kurdu ve başına da Lahdar İbrahimi’yi getirdi. Buna rağmen Buteflika, göstericileri memnun edemedi. Aksine bu, genç göstericilerin sokakta baskıya devam ederek de olsa komisyonun başarılı olmasını sağlayacak ümit verici bir başlangıçtır.
Ancak Cezayir’de meydana gelen gelişmeler, 1989’dan beri Devlet Başkanı Ömer el-Beşir’in hükmettiği Sudan’da meydana gelmedi. Devlet Başkanı, sokaktaki insanlara 2020’de yapılacak seçimlerde iktidara ulaşamaması halinde aday olmayacağını söylüyor. Bugün ya da yarın arasında ne fark var? Neden Beşir de en-Numeyri’yi deviren ve seçim yapıp yönetimden ayrılan Swar ez-Zeheb’in yaptığı gibi yapmıyor. 1990’lardan beri Devlet Başkanı Beşir, mümkün ve mümkün olmayan tüm seçimleri yapıyor ve tabi hepsini de kazanıyor. Gençler, seçimlerin özgür bir şekilde yapılacağına nasıl inanacak? Ayaklanan bazı uzak bölgelerin kendi yönetimlerini kurma ve Güney Sudan gibi ayrılıkların artma ihtimali, gerginlik ve gösteri sürecinde Beşir’i korkuttu. Birileri bunu uzak bir ihtimal olarak görse de Güney’in ayrılığı tahmin edilmemişti.
Lübnan’da ise başka hikâye mevcut. Hizbullah, askeri, siyasi ve idari kararları elinde tutuyor. Hizbullah, Cumhurbaşkanıyla ittifak içerisinde. Devlet yönetimi, bozuk ve parçalanmış bir vaziyette. Yetkilerinin çoğunu Nasrallah ve Avn’a kaptıran Başbakan Saad Hariri, Paris’te düzenlenen CEDRE Konferansı’ndaki ülkelerin söz verdiği krediler aracılığıyla ekonomik ve yaşam koşullarının iyileşmesini ümit ediyor. Fakat Hizbullah, Paris Konferansı’na karşı olduğunu söylüyor. Hizbullah, kendi ve Avn’ın önceliğinin yolsuzlukla mücadele olduğunu dile getiriyor. Hizbullah ve Avn, yolsuzlukla mücadelenin Saad Hariri’nin babası Refik Hariri’nin başbakanlık görevine geldiği 1993 yılından başlaması gerektiğini düşünüyor. 2005 ve 2009 yılları arasında başbakanlık görevinde bulunan Cumhurbaşkanı Sinyora’nın yolsuzluğuna karşı herkes kampanya başlattı. Hâlbuki en büyük yolsuzluğun mevcut dönemde zirve yaptığı biliniyor.
Refik Hariri döneminden beri yolsuzluk yapanların sadece Sünniler olduğunu teyit etmek için onlar, 6-7 Sünni bakana ve üst düzey Sünni yetkililere karşı kampanya başlattılar. Sünnilerin dışında Hizbullah ve Avn’ın iktidarını reddeden güçlü bir taraf mevcut değil. Milislerin, yolsuzluğun, bozuk politik ve ekonomik yaşamın yanı sıra anayasal bozukluğun tesis ettiği devletçiğin kötü faaliyetlerine yoğunlaşmak yerine muhalefetin gelişip ulusal bir boyut kazanmaması için Sünnileri kendileriyle ve itibarlarını savunmakla meşgul etmek istiyorlar.
Tabi Arap dünyasındaki sorunlar, yukarıda anlatılanlarla sınırlı değildir.
Yemen, Libya ve Somali’yi de bu sorunlara eklemeliyiz. Herhangi bir ülkedeki krizin ya da savaşın kendine özgü sebepleri var. Fakat tüm bu krizlerdeki ortak payda nedir?
Milisler ve milislerin devlet, istikrar, özel ve kamu yaşamına yönelik saldırgan kültürü, ortak paydayı oluşturmaktadır.
Irak, Suriye, Lübnan ve Yemen’de İran merkezli milisler mevcut.
Libya’da İhvan yanlısı milisler bulunuyor. Bu ülkelerdeki devlet adamları ve politikacılar, ya milislerin yanında faaliyet gösteriyor ya da göreve gelmek için milislerle koordine kurarak onlara hoşgörü gösteriyor. Koruyucularının eşkıya olduğu, katilin değil de maktulun razı olduğu sürece huzur nereden gelecek?