Muhammed Rumeyhi
Araştırmacı yazar, Kuveyt Üniversitesi'nde Sosyoloji profesörü...
TT

Filistin’de devam eden bölünme ve süregelen işgal

Gazze’deki (Yaşamak İstiyoruz) gösterileri ve Hamas’ın bunları bastırmak için aşırı güce başvurması Filistin meselesini bir kez daha tartışmaların merkezine oturtmuştur. Son 100 yılda doğrudan ya da dolaylı bir şekilde ifade edildiği gibi Filistin ‘davasının’ Arap bölgesinde geçmişte yaşanan ve şimdi yaşanmakta olan siyasi depremlerin nedeni olduğu tartışılmazdır. Derin etkilerini görmek için darbe, devrim ve savaş gibi tanıklara ihtiyaç yoktur.
Filistinlilerin geçmişte büyük bir zulüme maruz kaldığı ve hala da kalmakta olduğu gibi meselenin gelecek onyıllar boyunca bölgemizin tarihinde olumsuz etkilerini ve zeyillerini bırakacağı da kesindir.
Burada sormamız gereken temel soru şudur: Acaba İsrail ne zaman Filistinlilerden korkmaya ve endişelenmeye başlar? Meseleye tarihi çerçeveden bakanlar için bu soru azami bir öneme sahip temel bir sorudur.
İsrailli bir tarihçi de bu soruyu yanıtlamaya çalışmış ve İsrail’in, Filistinli seçkinlerin farklı bir şekilde düşünmeye karar verdikleri zaman korkmaya ve endişelenmeye başlayacağı sonucuna ulaşmıştır.
Bu seçkinler; acıyla dolu yoğun bir kişisel hafıza ile zayıf bir toplum hafızaya sahip klasik düşüncenin çerçevesinde kalıp, kendilerinin ve başka halkların deneyimlerinden yararlanmadıkça Filistin davası yerinde saymaya devam edecektir. Hatta belki de öngörülebilir bir gelecekte yenilgiye bile uğracaktır. Aynı şekilde bu, Filistinlilerin dokusunu içeriden yok ederek gelecek için güven çukuruna düşmelerine neden olabilir.
Farklı bir şekilde düşünmenin temel şartı; ilk olarak Filistinlilerin ikinci olarak da Arapların yüksek bir düşünce özgürlüğü tavanına sahip olmalarıdır. Çünkü Batı Şeria’da düşünce özgürlüğü sınırlı iken Gazze’de hiç bulunmamaktadır. Bilgili herhangi bir kişinin söylediği gelenek dışı her söz; olumsuz ve aşırı bir tepki ile karşılaşmakta, sözün sahibi davaya inanmamak, ihanet etmek ve işgal yandaşı olmakla suçlanmaktadır. Bu, gelişmenin temeli olan farklı bir şekilde düşünmenin önüne dikilmiş yüksek bir duvardır.
Dolayısıyla geçen hafta Gazze’de gördüğümüz ve gelecekte belki de Filistin Yönetimi’nin kontrolü altındaki bölgelerde görebileceğimiz karlı dağ tepelerini üreten bu yerinde sayma ve dipte kalmak hali; bazılarını şaşırtacak ve Filistin meselesinde bugüne kadar bildiğimiz her şeyi aşacak ani bir dev patlama ya da çöküş yaratabilir.
Bana göre Ari Shavit’in Arapça’ya da çevrilmiş olan “Vaat Edilen Ülkem: İsrail'in Zaferi ve Trajedisi” adlı kitabını okumayan kişi, Filistin meselesinin ikilemlerini ve şartlarını ve nasıl geliştiğini farklı bir bakış açısı ile anlama fırsatını da kaçırmış demektir. Çünkü yazar okumasını; İsrail tarihi ve İsrail Yahudiliğinin bilincinde yaşanan değişimleri ve farklı bileşenlerden bir toplum yaratmak ve bir ulusa dönüştürmek için nasıl bir mekanizma oluşturulduğunu, 100 yıldan fazla bir süre önce (1890) İsrail’de ilk yerleşim bölgesinin inşa edilmesinden başlatmaktadır.
Filistinlilerin dönüşümü ise tam aksi yönde olmuş ve bir çözülme sürecine girerek onyıllar içerisinde bir halktan ulusaltı ya da ulus ötesi kimliklere dönüşmüşlerdir. Filistinlilerin ulusal düşüncesinin karşı karşıya olduğu en öncelikli ve büyük sorun; başka hiçbir temele dayanmayan toplu bir Filistin kimliği yaratmaktır. Çünkü bu kimlik; toplu ulusal kimliğin (alt veya ötesinde) bir yerde kaybolarak İsrail devletine en azından (bir gerekçe olarak) Filistinlilerin kendi ifadeleri ile Arap olduklarını ve Arapların büyük ve geniş topraklara sahip olmaları dolayısıyla Filistinlileri de barındırabilecekleri gibi bir iddiada bulunma fırsatı vermiştir. Yine Müslümanların geniş topraklara sahip olduğunu, dolayısıyla bu toprakların müslüman olduklarını söyleyen Filistinlilere de kucak açabileceği konusunda bir propaganda yapma fırsatı vermiştir. Bu gerekçe Filistinli seçkinler için mantıksız olsa da minimum düzeyde de olsa başkalarına pazarlanabilecek ahlaki bir (bahane) yaratmıştır.
Filistinliler arasında hiç kimse de durup şunu düşünmemiştir: İsrail zaman içinde ırk, kültür, dil, gelenek hatta ten rengi farklı ve karşıt olan bu oluşumları asimile edecek mekanizmayı yaratmayı nasıl başardı? Rus, Doğu Avrupalı, Afrikalı ve Arap Yahudileri nasıl birleştirip bir halk oluşturabildi?
Filistinli seçkinler ise İsrail’in aksine, geçmişte olduğu gibi hala (Arap ya da İslam ülkelerine) güvenmektedirler. Hatta bu yolda; iktidarının başlangıcında İran’daki Humeyni rejimi, daha sonra da Irak’taki Saddam rejimi gibi çoğu zaman yanlış ve kaybetmeye mahkum güçler ile ittifak kurmuşlardır.
Bütün bunlar; Arap arka planına muhalif bir temel inşa edilmesine ve farklı zamanlarda: Kudüs’ün Kurtuluşu Ürdün Yönetiminin Merkezi olan Raghadan’dan geçer ya da  Kuveyt'in Yönetim Merkezi olan Desman’dan geçer gibi sloganların yükselmesine, bir dönem Ürdün’de ve Lübnan’da -ki bu muhalif bir Lübnanlı akım doğurmuştur-  Filistinlilerin neredeyse devleti ele geçirip tek başlarına hüküm sürmesine yol açmıştır. Kısacası; Filistinli kimliğin alması gereken form ile var olan ve Filistinlilerin sağlam çekirdeğini eriten diğer kimliklerin bilinçsizce birbirine karıştırılması bugün, bütün bu durumları ortaya çıkarmıştır.
Filistin davası tarihi bir mesele değil ki geçmiş geçmişte kalmıştır diyebilelim. Bilakis hala bizimle yaşamaktadır ve görünüşe bakılırsa Filistinli seçkinler, ilk olarak düşmandan ikinci olarak ise pratik olarak bu dersi anlamak istememektedir. Bu nedenle örneğin; Hamas hala kaybetmeye mahkum güçlere güvenmeye devam etmektedir. Birkaç yıl önce Mısır’daki Müslüman Kardeşler yönetimine güvenmiş ve mücadelesini Kudüs’ün kurtarılmasından Kahire’nin kurtarılmasına taşımıştı. Bugün ise kendisini bir parçası saydığı siyasal İslam güçlerine, Türkiye ve İran’a güvenmektedir. Oysa bunların her biri kendi siyasi çıkarları için onu kullanmaktadır.
Bütün bunlar herkesin o aşılmaz dağı görmesini, birleşik bir Filistin ulusal kimliğinin; hedefleri belirleyecek ve çabaları harekete geçirecek sivil, modern ve birleştirici bir devletin yaratılmasına götürecek yol olduğunu anlamasını engellemektedir. Filistinliler sonuçta insan oldukları ve Filistin’i kaybetmelerinin ardından yaşadıkları şoku atlatamadıkları için birçokları; pusulalarını şaşırarak yanlış ya da kaybetmeye mahkûm güçler ile ittifaklar kurmaya yönelmiş ya da bazı liderleri gibi Afganistan’dan başlayıp Kudüs’e ulaşacak kapsamlı bir devrim düşüncesini benimsemişleridir. Rahmetli Abdullah Azzam bunun bir örneğidir ama bu ne Hizb-ut Tahrir ne de Zerkavi ile sona ermeyen uzun bir zincirdir.
1967-1973 yılları arası İsrail için bir korku ve endişe yıllarıydı. Ardından Arap Baharı olarak bilinen şey başlatıldı. Bu mekanizmalar Filistinliler tarafından derin bir şekilde araştırılmadı. Oysa bunların 2 yönü vardı: Birincisi; Filistin meselesinin halkın genel gündeminden çıkmış olduğuna dair gönderilen açık mesaj. Zira  Mısır, Tunus ve Suriye’de olsun Arap Baharı sırasında yükselen sloganlar hiçbir şekilde Filistin meselesine işaret etmemiştir. Aynı bugün Cezayir ve Sudan’daki uzantılarının da işaret etmediği gibi. İkincisi; İsrail’i tehdit edebilecek güçlerin zayıflaması ya da gerilemesidir.
İsraillilerin temel korkusu, Shavit’in de belirttiği gibi (Filistinlilerin farklı bir şekilde düşünmesi) yani hesaplarını yeniden gözden geçirerek kendisine güvenen, ulusal, modern ve birleşik bir devlet inşa etmeye yönelen bir ulusal Filistin kimliği inşa etmeye yönelmeleridir. Çünkü o zaman Filistinliler ahlaki olarak daha üstün bir konumda yer alabilecek ve bu amaçlara uygun olarak Filistin ulusal davasını desteklemesi için birçok uluslararası gücü harekete geçirmeleri mümkün olabilecektir.
Filistinlilerin bazı Arap ülkeleri ile İsrail arasında ilişkilerin normalleştirmesinden duyduğu korkunun esiri olarak kalmasıyla ilgili endişeleri ve eski düşünceleri aslında ikincil olmalıdır. Çünkü en büyük ve İsrail’e en yakın Arap ülkeleri, İsrail ile ilişkilerini normalleştirseler de Filistin davasının haklılığına inanan ilkeli tutumlarından vazgeçmemişlerdir. İşte bu ikincil sorunlar bazı Filistinlileri, İran, Türkiye ve siyasal İslam gibi kendilerine boş vaatler satan ve davalarını kendi ajandaları için kullanan güçlere yönelmesine neden olmaktadır.
Shavit ve kitabına dönecek olursak yazar, İsrail-Filistin çatışmasına –ki doğru olan tanımlama budur- yönelik yaptığı geniş okumaların ardından bu çatışmayı sona erdirecek basit yanıtların ve hızlı çözümlerin olmadığı kanaatine ulaştığını ifade ediyor. Bunun nedeni olarak da işgal ve iç bölünme gibi büyük sorunlar ile ciddi bir şekilde başa çıkamayan etkisiz hükümetler nedeniyle İsrail’in durumunun çok karmaşık hatta trajik olmasını gösteriyor. Kuşkusuz Shavit’in bu tanımı;eklenmesi gereken önemli bir detay ile Filistinlilere de uymaktadır. Bu detay; Filistinlilerin baskı ve  işgale karşı mücadelede yaratıcı yöntemlere ulaşılmasını sağlayacak yüksek bir düşünce özgürlüğü tavanı, sistematik ve bilimsel bir düşünce tarzından uzak olmasıdır. Kuşkusuz herhangi bir çatışmada yaşanabilecek en kötü şey; herkesin, dışarıda değil de kapalı bir kutunun içinde düşündüğü için çıkışın kilitli kalmasıdır.
Son olarak; Rus yazar Levi Tolstoy şöyle der: “Boğulmak üzere olan bir adamın sırtına binerek onun beni taşımasını sağlıyorum. Bunu yaparken de hem kendime hem de başkalarına bunun için üzgün olduğumu ve mümkün olan bütün yöntemlerle yükünü azaltmayı dilediğimi vurguluyorum... Elbette sırtından inmek dışında!”