Tevfik Seyf
Suudi yazar ve düşünür
TT

Kuveyt’ten Yeni Zelanda’ya: Bunlar benim çocuklarım...

Yeni Zelanda Başbakanı Jacinda Ardern, içinde bulunduğumuz mart ayının ortalarında gerçekleşen Christchurch katliamının neden olduğu krizi akıllıca bir şekilde yönettiği için dünya liderlerinin takdirini kazandı. Bu genç lider çok övüldü ve hakkında çok şey söylendi. Nobel Barış Ödülü’ne aday gösterilmesine yönelik çağrılar da artıyor.
Ardern; sadece vatandaşları arasında acıyı paylaşma hissini alevlendirmekte gösterdiği olağanüstü başarısından dolayı değil politikacıların nadiren ilgisini çeken bir siyasi teorinin doğruluğunu kanıtlayan bir pratik deneyim sunduğu için de Nobel Ödülünü hak etmektedir.
Ortak topluluk ruhunu canlandırmanın ulusal birliği etnik ve mezhepçi şiddetin etkilerinden korumak için en etkili yol olduğu düşüncesi bu teorinin özünü oluşturmaktadır. Ortak ruhu canlandırmak, ABD’de 2001 New York saldırıları ve 2015 yılının ocak ayında Fransa’da gerçekleşen Charlie Hebdo saldırısının ardından güvenlik yöntemlerinin geniş bir şekilde kullanımı ile çelişmektedir.
Deneyimler etnik şiddetin (ya da etnik krizlere işaret eden) toplumun bütün tarafları arasında bir kuşku ve şüphe durumu yarattığını kanıtlamaktadır. Yeni Zelanda örneğine baktığımızda sözkonusu teoriye göre katilin mensubu olduğu beyaz çoğunluk arasında (en azından teorik olarak) karşı tarafa yönelik bir şüphe oluşmalıdır. Bu şüphenin harekete geçiren şey ise Müslüman komşularının vereceği olası tepkidir. Buna benzer bir şüphe durumu; son 30 yılda Avrupa’da olduğu gibi göçmen karşıtı ırkçı akımların yayılması için uygun bir ortam hazırlamaktadır.
Elbette saldırıya maruz kalan grup arasında benzer bir eğilimin ortaya çıkması; özellikle de aralarında Müslümanlar ile diğer din mensupları arasındaki ilişkinin sadece savaş ve ayrılık olabileceği düşüncesini pazarlamaya çalışanların bulunduğu göz önüne alınırsa  tahmin edilebilir bir şeydir.
Karşılıklı kuşku ve şüphe hali aşamalı olarak toplumun ulusal tarafları arasındaki ayrılık noktalarının artmasına neden olur. Bu da hükümetlerin, toplumu birleştirme ve şiddetin kökünü kazıma çabalarının başarısız olmasına yol açar. Doğrusu bu, son yıllarda etnik çatışmalara tanık olan birçok ülkede yaşanmıştır. Bilhassa sıcak noktalara sahip bölgelerde kuşku, devlet ile yerel toplumlar arasında sessiz bir dışlanma halinin doğmasına sebebiyet vermiştir. Bu da güvenlik yöntemlerinin –çoğunlukla da şiddete dayalı- kullanılmasını kaçınılmaz kılmıştır.
2015 yılının haziran ayında İmam Sadık camisine düzenlenen saldırının ardından Kuveyt, bu konuda takdire şayan bir örnek sunmuştur. Kuveytliler, Şeyh Sabah El-Ahmed’in  üzerinden daha 1 saat geçmeden saldırının gerçekleştiği yeri ziyaret ettiğini hatırlarlar. Güvenlik yetkilileri güvenlik nedeniyle kendisinden bölgeden ayrılmasını istediklerinde terör saldırısı kurbanlarına işaretle şu ünlü yanıtını vermişti: “Bunlar benim çocuklarım.” Daha sonra Kuveyt’in siyasi kültüründe bir özdeyişe dönüşen bu ifadenin, vatandaşların yönetici aile ile ilişkilerine yönelik algılarını derin bir şekilde etkilediğini düşünüyorum.
Yeni Zelanda örneğinde de Başbakan, çoğunluk ile azınlık arasında kuşku ve şüphe durumunun doğmasını engellemeye önem verdi. Bu eğilimi en güzel şekilde temsil eden uygulama da çoğunluğu azınlığı kucaklamak ve endişelerini gidermeye teşvik etmekti. Bu hareket; büyük olasılıkla bu saldırıdan önce göçmen komşularını tanımayan çoğunluğun endişesini giderecek ilaçtı. Ancak diğer yandan çoğunluğun bu hareketi, azınlığın da kendisini güvende ve hükümetin çoğunluğun değil kendilerinin de yani bütün vatandaşlarının hükümeti olduğunu hissetmelerine yol açmıştır.
Sözün özü; etnik kökenli şiddetin tedavisinin, kaygı kaynaklarını iki taraftan da çevrelemek olduğunu kanıtlayan bir başka deneyimimiz daha oldu. Yeni Zelanda Başbakanı Jacinda Ardern’in içinde bulunduğumuz mart ayı içerisindeki girişimi, bu teorinin doğruluğunu bir kez daha kanıtlamıştır.