Rıdvan Seyyid
Lübnanlı akademisyen, siyasetçi- yazar Lübnan Üniversitesi'nde İslami ilimler profersörü
TT

İdeolojik ve askeri halkçılıklar ve Lübnan’ın akıbeti

Lübnan Cumhurbaşkanı General Mişel Avn, Rusya Federasyonu’na gitti. Lübnanlılar, onun Suriye’de emperyalist üstünlüğe sahip bu devleti, yerinden edilen Suriyelilerin ülkelerine geri döndürülmesi için duyurduğu girişim dolayısıyla ziyaret ettiğini düşünüyordu.
Garip olan şu iki noktaydı: Yanında gelecek Lübnan hükümetinde yerinden edilenler için seçtiği bakan değil de sadece damadı ve kızı bulunuyordu.
Yerinden edilenler veya mülteciler hakkındaki o meşhur açıklamasında bahsedilenler de sadece bir sunumdu.
Öncellikleri ise Ortodoks olan Rusya’dan Hristiyan azınlıklar için koruma talep etmek oldu. Öyle ya Ortodokslar ve diğer Hristiyanlar Suriye ve Lübnan’da terör tehdidine maruz kalıyorlar ve terörden ve İsrail’den yana emin olmak için de Rusya, Esed, İran ve Lübnan "Direnişi"ne bağımlılar.
Putin ve Ruslardan Golan Tepeleri’nin ve işgal edilmiş Lübnan topraklarının kurtarılması için destek istedikten sonra Hizbullah’a uygulanan ve Lübnan bankacılık sektörünü zarara uğratan Amerikan yaptırımlarına karşı koymak için ‘ekonomik direniş’ ilan etmek istediğini duyurdu. ABD Dışişleri Bakanı’nın Lübnan ziyareti öncesinde de aynı şeyi duyurmuştu.
Sayın Cumhurbaşkanı burada Lübnan’ın odağa ya da Rusya-İran koalisyonuna dahil olduğunu ortaya koyuyor. Bu, modern Lübnan tarihinde görülmüş duyulmuş şey değil. Lübnan bunu ne bir başkanla ne de başkansız yapamaz. Sonra Suriye’de teröre karşı değil de halkına karşı Esed’i destekleyen Rusya Federasyonu’nun, İsrail’in güvenliğini de garanti ettiği biliniyor. Golan Tepeleri, 1967 yılından beri işgal altında. İki Esed rejimi bu yeri yalnızca 1973’te kurtarmaya çalıştı. Bunun haricinde Golan’da şimdi İsrail sınırına geri gelen tam bir sakinlik söz konusudur. Bu yeni sakinlikte dört beş sene önceki çekilmeden sonra orada konuşlanmak için dönen Suriye ordusu karargâhlarının yanı sıra İranlıların, Hizbullah’ın ve Rus polisinin ulaşması dışında yeni bir şey yok. 26 Mart Salı akşamı da işaret ettiği gibi Nasrallah’ın Golan’dan İsrail’e ateş açılmasını hatırladığını varsayarsak İsrailli işgalcilerle birlikte bizzat Ruslar da onun karşısına dikilecek.
İsrail işgal altındaki Lübnan toprakları Şeba Çiftlikleri'ne gelince Cumhurbaşkanı, iki üç defadır uluslararası hukuka göre buraların Suriye toprakları olduğunu belirtiyor. Esed rejimi de hem baba hem oğul döneminde BM’nin buraları Lübnan toprakları olarak bildirmesine bugüne dek karşı çıktı.
Gelin biz sıradan Lübnanlılar olarak liderimizden isterse Putin ve Nasrallah aracılığıyla dostu ve müttefiki Beşşar Esed’e giderek şu iki zor meseleye çözüm bulmasını talep edelim: Şeba Çiftlikleri'ni Lübnan için tanıma ve mültecilerin Suriye’ye dönüşüne izin verme.
Son iki yılda (Lübnan yargısının ülkede terör faaliyetleri düzenlemekle suçladığı) Suriye Muhaberat Şefi'ne Hizbullah, Emel Hareketi ve Özgür Yurtsever Hareket’ten (ÖYH) on bakan gitti.
Bunlar yerinden edilenlerin geri dönüşünü kabul şartlarını bir kere bile sormadılar mı?!
Niçin 2017’den bu yana girişim üreten Rusları aracı kılmak zorundayız?
Neden liderimiz (Avn), Esed’in dostu?!
Dışişleri Bakanımız da görme şerefine nail olduğu her defasında kucaklamaktan geri kalmadığı Suriye Dışişleri Bakanının dostu?!
Ruslar halen yerinden edilmişlerin iadesine ve Suriye’nin yeniden imarının Araplar ile Batılılar tarafından finanse edilmesine katılıyor.
Mizahı bir kenara bırakalım!
En azından 2007 yılından bu yana önce General sonra Cumhurbaşkanı olan Mişel Avn, Hristiyanlar, Şiiler ve Alevileri içine alan ‘azınlıklar koalisyonundan’ bahsediyor.
O zaman terör yoktu ve Hristiyanların çoğu 14 Mart’ta Avn’ın başkanlığına karşı çıkmıştı. Biz o dönem Hizbullah çoğunlukta olduğu için General’in 2006’da onunla ittifak kurarak Nasrallah’a yaranmak istediğini düşünmüştük.
Hedefi gerçekleştiğinde ise siyasi mezhepçiliğin Sünnilerin endişelerini kullanması için bu yaranma hali ortadan kalkacaktı.
General, Saad Hariri’nin desteğiyle Cumhurbaşkanı olduktan sonra buna karşı çıkanlardan biri olmama rağmen Şarku’l Avsat’a şöyle yazmıştım: General’in cumhurbaşkanlığına gelmesi için sahip olduğu az sayıda erdemlerden biri, azınlıklar koalisyonu fikrini aklına getirebilmesidir.
Şu an hatta iki senedir asıl meselenin gerçekler değil bilinç meselesi olduğu ortaya çıktı.
Bazı kadim siyasi Marunilik teorisyenlerine göre Lübnan dağları, Hristiyan azınlıkların sığınağıdır.
Dağlarından inip devlet haline gelmiş olsalar da bazılarının zihninde varlığı devam eden kaygılar var. Bunun kaynağı ise Şiiler değil Sünniler.
Liderleri Başkan Refik Hariri, 90’larda bizzat kendi ağzıyla şöyle demişti: Saymayı bırakmıştık. Lübnan Cumhurbaşkanı bir Maruni olarak kalmaya devam ediyor.
Kimseye minnet duymaksızın her şeyde eşitlik var. Hatta devrim ve sonra Suriye savaşı süresince Suriyelilerle kendi evinde savaşmaya gittiği için Hizbullah’a karşı terör saldırıları gerçekleşti. Bir Hıristiyan hiçbir şekilde Müslümanlardan zarar görmedi.
Özgür Yurtsever Hareketi Hristiyanları, Lübnan tarihinde ilk kez olmak üzere Maruniler ve Ortodokslar arasında orantılı bir çoğunluklar ve Nasrallah’a, Esed’e ve Ruslara güçlü bir bağlılık gösteriyorlar.
Onlar beğenilen başkanı Kahire Anlaşması’ndan dolayı ayıplıyorlar ve Heravi ile Lahud’u Suriye varlığını tanımak ve bundan yararlanmak için ihanetle suçluyorlardı.
Şimdi ise Nasrallah, İran ve Esed’in egemenliği ile övünüyor ve Cumhurbaşkanı’nın bunları Lübnan ve Suriye’deki toprakları kurtarmakla görevlendirmesini istiyorlar.
Ülkeyi ve halkı yönetirken kusur göstermişler, ne gam!
Dostum Başpiskopos George Huzır (Allah uzun ömürler versin) bana hep şöyle derdi: Biz kimsenin himayesine girmek istemiyoruz. Biz ve siz Allah’ın himayesindeyiz.
Bunun için Hristiyanlar ve Müslümanlar olarak Ezher’e gittiğimizde vatandaşlık ve ortak yaşamın ulusal yaşamın kanunları olduğu konusunda ısrarcı olduk.
Azınlık düşüncesi, sömürgeci bir düşüncedir. Zira Hristiyanların hayatları ve özgürlüklerinde sürekli olarak dış güçlere bağımlı olduklarını ifade eder.
Açıklamalar bu şekilde yapıldı. Savaştan sonra Lübnan’da bu temele dayalı olarak bu anlamda bir sıkıntı olmaksızın yaşadık.
Ta ki yeni halkçılık yeniden ortaya çıkana kadar.
Bu bilinçle alakalı bir şeydir, gerçeklikle değil. Aksi halde azınlıklar koalisyonu davetçileri, Lübnan’da Hristiyanlara karşı terör ve cinayet saldırısında bulunan Müslümanı göstersinler.
Tekrar söylüyorum: Bir ‘zimmî’, daha önce siyasi görüşünde kendisine muhalifler diye Hristiyanlara saldıran yeni bir zimmî ile neden yer değiştiriyor?
Tesadüfe bakın ki öldürülenler aynı zamanda General Avn’ın da düşmanları idi!
Gelelim Cumhurbaşkanı’nın çağrısını yaptığı ‘ekonomik direnişe’. Başkan Berri, Pompeo’ya Lübnan bankalarının küresel mali sistem kurallarını uyguladığını dolayısıyla tehdide gerek olmadığını söyledi.
Cumhurbaşkanı ise Hizbullah’a yönelik yaptırımların bankacılık sektörüne zarar verdiğini belirtti. Cumhurbaşkanı’nın ‘ekonomik direniş’ göstereceği nasıl düşünülebilir?
Bence o, Hizbullah rahatsız olduğu için rahatsız ve onu memnun etmek istiyor.
Sayın Cumhurbaşkanı’nın sözleri, bankacılık sektörüne Hizbullah’a uygulanan Amerikan yaptırımlarından daha fazla zarar verebilir!
Sona gelmişken Venezuela modeli üzerine düşünelim.
General Chavez demokratik seçimler yoluyla iktidara ulaştı ancak ayrılmayı reddetti ve karizmatik kişiliği için bir ‘halkçılık’ üretmeyi başardı.
Allah emaneti olan ruhunu geri aldığında ise ardında başka bir halkçılık bıraktı.
Onun ‘kutlu’ dönemi ile halefinin zamanında bu halkçılık ülkeyi mahvetti ve milyonlarca aç yoksulu komşu ülkelere yönelmek zorunda bıraktı. 
Nasrallah, Mehdi’nin ortaya çıkışını muştulayan ve kitleleri peşinde sürükleyen ideolojik bir halkçı.
Cumhurbaşkanı Avn da Hıristiyanlar elitlerine ve halka boyun eğdiren askeri bir halkçı.
Lübnan’da bizler, Chavez ile Maduro arasındayız.
Latin Amerika’nın en zengin ülkesiyken harap olan Venezuela gibi Lübnan halkçılıklarının da bizim ülkemizi harap etmesinden korkuyorum.
Öncesinde de sonrasında da iş Allah’a kalmıştır.