Muhammed Rumeyhi
Araştırmacı yazar, Kuveyt Üniversitesi'nde Sosyoloji profesörü...
TT

Bir kadının cesareti ve gevşek davranmama ihtiyacı

Fanatizm ve taassup; zaman zaman insanlığı vuran bir dalga mı yoksa bir yanıyla tanımadığı ve korktuğu şeylerin düşmanı olan insanın ikinci doğası mıdır? Veya diğerine karşı hoşgörü; bilgi birikimi arttıkça, özellikle de öteki hakkında bilgi sahibi oldukça, insanların akılları kadar genişleyen doğal bir süreç mi?
Bu söylediklerimiz bir teori ya da kuram değildir. Bilakis günlük hayatımızla doğrudan ilgilidir. Çünkü yaşadığımız teknik gelişmelere ve sahip olduğumuz küresel iletişime rağmen 21. yüzyılda etrafımızda hala fanatizmin izlerine rastlıyor ve buna hayret ediyoruz. Bilhassa insanın duyumsadığı değil, sanal olan öteki ile ilişki kurduğu yeni siber devrim toplumlarının yaydığı içgüdüleri kışkırtma göz önünde alındığında, iki akımın da (hoşgörü ve fanatizm) birçok destekçisi bulunduğu görülmektedir. Aynı zamanda buna, bu olguyu ortaya çıkaran bir siyasi ortam da eşlik etmektedir.
Yeni Zelanda Başbakanı da olan Jacinda Ardern’in davranışının altındaki nedenleri ve onu bu şekilde davranmaya iten etmenleri daha derin bir şekilde araştırmak istedim. Kendisi ‘İsa’nın Kilisesi’ şehrindeki – saldırının gerçekleştiği şehrin adının Arapça anlamı budur- 2 caminin şehitlerine başsağlığı dilemek için neden böyle bir yolu tercih etti? Bunun nedeni; bu bayanın kendi tercihleri mi yoksa Yeni Zelanda denilen ve dünyadan uzak o yerdeki baskın toplumsal kültür müdür? Farklı olan öteki ve özellikle de Müslümanlara karşı fanatizm ve taassup dalgası Avrupa’nın kalbini vurmaktadır. “İslam ve Müslüman” kavramları birbirine karıştırılarak bu karmaşıklık İtalya, Polonya, Bulgaristan hatta Fransa, Almanya ve İngiltere gibi ülkelerde semavi bir dinin tam anlamıyla kınanmasına varacak kadar Batılı toplumlarda yayılmaktadır.
Genel olarak ötekine ve özel olarak müslümanlara karşı olan aşırılık yanlısı grupların olmadığı hiçbir Avrupalı ülke kalmamıştır. Avrupa’da bütün bunlar yaşanırken Yeni Zelanda bir istisna mı oluşturmaktadır yoksa geri kalan modern Avrupalı medeniyetlerinin kendisini ondan soyutladığı bir kural mıdır? Ayrıca bu soyutlama geçici mi yoksa yarı kalıcı mıdır?
İlginç olan bu Avrupalı ülkelerden bazılarının yakın bir zamana (nispeten) kadar imparatorluk olmalarıdır. İmparatorluk sıfatını taşıdıkları zamanlarda mutlaka kendi içlerinde farklı ırk ve kültürleri barındırıyorlardı. Aynı şekilde yüzyıllar boyunca ötekini tanıdıkları için büyük bir olasılıkla onu uzaklaştırmak, marjineleştirmek hatta şeytanlaştırmak yerine kültürünü kabullenmiş olmalılardır. Ancak birçok örnek ve uzun sömürge tarihi; bu varsayımı çürütmekte ve Batı’nın diğer toplumları farklı, en aşırı ve nispeten geri kalmış olarak gördüğünü ortaya koymaktadır.
ABD’nin 20. yüzyılın başlarında Filipinlileri işgal ettiğinde yaşananlar bunun iyi bir örneğidir. Bu dönemde; Filipin halkının insan mı yoksa hayvanlara mı daha yakın olduğunu araştırmak için bir grup ABD’li antropoloji uzmanı Filipinler’e giderek yerli halk üzerinde bir araştırma yapmışlar ve Filipin halkının ikisinin bir karışımı olduğu sonucuna ulaşmışlardır!
Benzer şeyler Avrupalılar için de geçerlidir. İkinci Dünya Savaşı’nda (yani yakın bir zamanda) Naziler binlerce Yahudi ve Romanı (çingeneler) kamplara ya da yakma fırınlarına göndermişlerdir. Dünya ancak savaş sona erdikten sonra bu eylemlerden haberdar olmuş ve birçok Batılı ülkenin anayasasında Yahudilere hakaret etmek ya da onları kötülemek bir suç olarak kabul edilmiştir. Ancak çok geçmeden bu küçümseme ve hakaret söylemler diğer toplumlara yönelerek kendilerine yeni düşmalar bulmuş ve ilk önce siyahları ardından da müslümanları hedef almıştır.
Öyle ki bir din olarak İslam ile insan olan ve herhangi bir dinin mensubu gibi yanlı davranışlarda bulunabilecek Müslümanlar arasında hiçbir ayrım ve fark gözetilmemiştir. Bu tür tutumlar; (yani öteki olan Müslümanları marjinalleştirmek ve suçlamak) Avrupa ve Kuzey Amerika’da kabul edilen hatta seçimlerde oy kazandıran politik tutumlar haline gelmiştir. Batı’daki birçok siyasetçi için “tartışılmaz” bir gerçek, kendisini iktidara taşıyacak bir kart olarak görülmeye ve insanlık medeniyetinin kökleştirmeye çalıştığı insanların eşit olduğu gibi ilkelere karşı stratejik bir tehdit oluşturmaya başlamıştır. Aynı şekilde ‘kebabı kaldırmak’ yani İslam’ın Avrupa’yı istila etmesini engellemek sloganı internetin karanlık ortamında paylaşılan yaygın bir slogan haline gelmiş hatta neredeyse bir duygudan ideolojiye dönüşmüştür.
Bugün, çağdaş Batılı toplumların çoğunluğu, mantıklı hiçbir gerekçesi olmayan bir tezat içerisindedirler. Bir yandan Yahudileri eleştirenlere karşı yasal ve etik bir savaş yürütürken(ki doğru olan da budur) diğer yandan sadece genel olarak Müslümanlara değil İslam’a hakaret edenlere karşı esnek davranmakta, buna izin vermekte hatta bununla övünmektedir (ki bu da hatalıdır).
İşte burada başını örterek sözlerine kurbanların kültüründen olan  besmele ile başlayan ve bütün dünyaya olabilecek en saf haliyle hoşgörüye tanık olma şansı tanıyan Jacinda Ardern bir örnek olarak ortaya çıkmaktadır. Namaz kılarken öldürülen 50 kişi ile birlikte yüksek sesli bir uyarı zili çalmıştır. Bu saldırı; sadece aşırılık yanlısı birisinin kör bir davranış olmayıp içerisinde insanlık medeniyetine yönelik stratejik bir tehdit barındırmaktadır. Ardern; büyük batılı siyasetçilerin bile tereddüt etmeden ona bağlı olduklarını açıkça belirtmekten kaçınmadıkları ve her şeyi önüne katan bu akıma karşı mı durmuştur? Bu bir kişisel cesaret örneği midir yoksa Batı medeniyetinde her türlü fanatizme karşı derinliklerde gizli olan o değerli bir hazinenin üzerindeki siyasi kazanım toprağını bütün dünyanın görmesi için süpürmek midir?
Çoğunluğu (%75) Avrupa kökenlilerden ve %15’i yerli halk olan Morilerden oluşan Yeni Zelanda halkında Batılı toplumlardan farklı olan bir şey mi vardır? Yeni Zelanda kültürü, nefret kültürünü (elbette bazıları) yoğun bir şekilde pazarlayan Avrupalı kültürden farklı mıdır? Bunun nedeni coğrafi olarak uzak ve açık denizlerden kıyılarına gelen göçleri çeken bir mekan olmasının halkını daha hoşgörülü kıldığı ada kültürü müdür yoksa Yeni Zelanda’nın siyasi yapısı ve gelişimi midir? Zira Yeni Zelanda farklı bir siyasi mekanizmaya (Başbakan aynı zamanda meclis başkanıdır da) sahiptir.
Elbette Ardern’in kişisel özellikleri de çok dikkat çekicidir. 1980 doğumlu olan Ardern, ikinci en küçük başbakandır ve 21. Yüzyılın küresel etkilerine siyasi olarak açık bir liderdir. Çok eğitimli ve insani yanı ağır basan birisidir. Bir dönem eski İngiltere Başbakanı Tony Blair’in ofisinde danışman, ardından New York’ta yoksullara yemek dağıtan aşevlerinin birinde gönüllü olarak çalışmıştır. Babası polis annesi ise bir okul yemekhanesinde yardımcıdır. Bu mütevazi geçmişinin ve sosyalist İşçi Partisi’ni seçmesinin bazı kişisel özelliklerini oluşturduğu açıktır. Ancak Yeni Zelanda’daki genel siyasi havanın diğer Batılı ülkelerde belki de ırkçı bir fanatizmden ya da bu şekilde ifade edilmeye çalışılan ekonomik baskılardan kaynaklanan nefret baskısından bağımsız olmasının da kişilik özelliklerini etkilediği kesindir.
Batı’da nefretin yükselmesinin nedenlerinden biri de politikacıların bugün popülerizm olarak bilinen ve iki formu olan olguya meyletmeleridir. Birinci form; teorik olarak uzun zaman önce ölen beyaz ırkın üstünlüğü düşüncesini beslemek, ikincisi ise gözle görülür bir şekilde kötüleşen ekonomik durumdan yabancı olan ötekini sorumlu tutmaktır. Batılı siyasetçiler de oylarını arttırmak için bugün, farklı olan her şeye karşı olan nefret tarihini kazıyıp tekrar ortaya çıkarmaktan kaçınmamakta ve bunu Batılı demokratik mekanizmalarına benzetmektedirler. Bazıları ise bunun liberal demokrasilerinin ölümünün ilk işaretleri olarak görmekte ve geçmişte bilindiği şekliyle küresel uyum yönetiminin yok oluşu olduğunu tahmin etmektedirler.
İslam dünyasının yaşanan derin dönüşüm şartları nedeniyle; ‘öteki ile savaş’ başta olmak üzere İslam’dan kendi anladıkları şeyin doğru olduğuna inanan aşırılık yanlısı küçük bir azınlık ile İslam’ın ilke ve uygulamalarının hikmet ve öteki ile uzlaşmak olduğunu düşünen çoğunluk arasında bir çatışmaya tanıklık ettiğini ve özeleştiri yapmamız gerektiğini itiraf ederek, Jacinda Ardern’in gösterdiği dayanışmanın işaretlerini kendimize temel almalıyız. Bu azınlık ile çoğunluk arasındaki en önemli fark da azınlığın etkin ve faal olması çoğunluğun ise hareketsiz olmasıdır. Çoğunluğun özellikle de düşünce alanında faal olmaması ve aşırılık ile mücadele etmemesi müslümanlar ile ilgili olumsuz genellemelerin yapılmasına neden olmaktadır.
İslam toplumlarının geniş kesimerinde kimlik, rol, statü ve mesaj ile ilgili çatışma bazı yerlerde olumsuz bir etki yaratmakta ve müslümanların büyük çoğunluğu bunun ağır olumsuz bedelini ödemek zorunda kalmaktadır. Bunu tedavi etmenin bir yolu da İslam’ı tanımlayan ve müslümanların çıkarlarının çağ ile nasıl uyumlu olabileceğini anlatan bir fıkhi hükme ulaşmaktır. Bazı İslam ülkelerinde liderlerin, açıkça intikam almaktan bahsedip içgüdülere oynayarak hızlı bir siyasi kazanım elde etmek istemeleri de sadece aşırılığa hizmet etmektedir. Çünkü nefret, aşırılık yanlılarının sığınağıdır. Kesin olan şu ki; insanlık tarihi ancak hoşgörü ve farklı olandan öğrenmekle varlığını sürdürebilmiş ve daha iyiye doğru gelişebilmişken nefret, insanların  en kötü yanlarını ortaya çıkarmıştır. İnsanlardaki en iyi yanlar ise hoşgörü, ötekini kabullenme ve iyilikte yardımlaşmaktır. Dini metinler ve insanlığın uzun tarihi de hep buna teşvik etmiştir.
Son olarak:
 Acaba ne zaman Arap bir anne ya da baba bizlere yeni doğan kızlarına Jacinda adını verdiklerini müjdeleyecekler?