Abdulmunim Said
Kahire’de Mısır Gazeteciler İdaresi Meclisi Başkanı ve Kahire Bölgesel Strateji Çalışma Merkezi Yönetim Müdürü
TT

​Yeni büyük tartışma

Dünya hızla değişiyor ve düşünceler de hayal ettiğimizden çok daha hızlı bir şekilde evriliyor. Soğuk Savaş sona erer ermez küreselleşme başladı. İçinde bulunduğumuz on yılda ise küreselleşme yaygınlığını korusa da ulusların istikrarında son trend olarak milliyetçiliğin yükselişi görüldü. Ancak şimdi milliyetçilik düşüncesinin yükselişi de gözden geçiriliyor ve başarısız olacağına dair tahminlerde bulunuluyor. Peki milliyetçilikten sonra ne olacak? Bunu kimse tam olarak bilmiyor. Bu nedenle küresel düşüncede yeni tartışma konusu bu.
Giden gelmiyor. Belki de bizi hiç bırakmadığı ya da eskiden bir parçanın mutlaka devam etmesi gerektiği için. Bilhassa teknoloji ışık hızında gelişmeyi sürdürürken ve her seferinde ne sınır ne de egemenlik tanımadan uzak mesafeleri aşarken hiç kimse küreselleşme mekanizmalarının aynı kaldığını iddia edemez.
Değişim özünde diyalektiktir ve çelişkileri, hücreler gibi yaratıcı formlar ve içeriklerde yeniden bölüp birleştiren mekanizmalarda eski ile yeniyi birleştirir. Peki bunu nasıl biliyoruz? Bunları uluslararası ilişkiler, küresel sistemde yaşananlar ve ortaya çıkan gelişmelerle ilgilenen bilimsel dergilerde görebiliriz.
Geçen yıl ABD Dışişleri Konseyi tarafından yayınlanan “Uluslararası İlişkiler” dergisi 3 şeye odaklanmıştı. Bunlardan birincisi; küreselleşmenin yaşadığı daralmalar ve bunun uluslararası liberal sistemde ortaya çıkışı. İkincisi, bu daralmaların ortaya çıkardığı küreselleşme ile liberalizme karşı olan ve farklı düzeylerde baskıcı olmaya çalışan otoriter yönelimler. Üçüncüsü ise yeni otoriterliğin özünde bütünleşmeyi reddeden, “önce devlet” ifadesi içinde sınırları ve içine kapanmayı yücelten bir “milliyetçilik” eğiliminin varlığı.
Bu yeni eğilim, ilgili devletin geçmişte bu konumda olmadığı ve bölgesel ya da küresel çıkarlarla ilgilenmesinin ilk başta kendi çıkarlarına zarar verdiği varsayımına dayanmaktadır. Her halükarda bu durum, özgürlüğe yönelik sürekli arayışlarında tüm ulusal değer biçimlerini ve insanlığın tarihi geleneklerini harcamak zorunda kalan liberallerden oluşan bir grubun ana ülkeye karşı ettikleri bir tür siyasi ihanet gibi görülmüştür.
Bütün bunlar bölgesel ve küresel siyasi ifadelerde ortaya çıkmıştır. İngiltere’nin AB’den ayrılma çabası ve ABD’de Donald Trump’ın başkan seçilmesi belki de bu eğilimin en öne çıkan örnekleridir. Her ikisi de dünya siyasetinde “karşıtlığın” ortaya çıkışının tam bir örneğini temsil etmişlerdir. Çünkü İngiltere’nin ayrılışı, sadece geleneksel bir koalisyondan ya da ülkeler arasında var olan bir uzlaşıdan ayrılmak değil tarih boyunca savaşan ve çatışan halkları aynı değerlere sahip ortak bir siyasi, ekonomik ve sosyal oluşumda bir araya getiren eşsiz bir tarihi mühendislik sürecini yıkmak anlamına gelmekteydi.
Trump ise çok daha tehlikeliydi. Çünkü İngiltere Avrupa’yı yıkarken Trump dünyayı yıkıyordu. Nitekim Trump’ın ilk aldığı kararlar arasında; Paris İklim Anlaşması’ndan ve Asya ile Amerika kıtaları arasındaki Pasifik Okyanusu’nun iki yakasında yer alan ve her zaman birbirine karşıt olan ülkeleri ortak bir ekonomik projede bir araya getiren Trans-Pasifik Ortaklığı’ndan çekilmek de vardı.
Ancak İngiltere ve ABD, bu alanda yalnız değillerdi. Narendra Modi’nin lideri olduğu aşırı sağcı Hindistan Halk Partisi’nin (BJP) iktidara gelmesi dünyanın en büyük demokrasisi içerisinde de milliyetçi otoriter akımın yükseldiğinin bir göstergesidir.
Bir şekilde dünya, milliyetçi sloganlar benimseyen yeni formlarda “otoritelerin” çıkışına tanıklık ediyor gibi görünmektedir. Bu otoritelerin her birinde kendi özel yöntemleriyle eski faşizm biçimleri ile temas halinde olan “liderlikler” vardır. Polonya’da Jaroslaw Kaczynski, Macaristan’da Viktor Orbán, Brezilya’da Jair Bolsonaro ve Türkiye’de Recep Tayyip Erdoğan bu dönemin yıldızlarını temsil etmektedirler. Dışişleri Konseyi dergisinin yaklaşık 1 yıl önce Mayıs-Haziran 2018 sayısında yayınladığı Ivan Krastev’in,  “Doğu Avrupa ve Anti Liberal Devrimi: Demokrasinin gerilemesinin uzun yolu” adlı yazısı, doğrusu bu döneme çok uygundu.
Bunun içerisinde Samuel Huntington’un “Üçüncü demokrasi dalgası” adını verdiği kuramının kırılmasına neden olan bir şey de var. Huntington’a göre demokrasi dalgaları bir çizgi halinde ilerlemiş ve birinci dalga 1820-1920 yıllarını, ikinci dalga İkinci Dünya Savaşı sonrasında 1945-1960 yıllarını kapsarken, üçüncü dalga ise Soğuk Savaş’ın sona ermesi ile 1990 yılının başlarında başlamış ve devam etmiştir. Bu dalganın kırılışı, ortaya çıkardığı uluslararası kurumlar ve sorunlardan ayrılarak başlamış ve içerisinde göç, göçmen ve mültecilere, dini ve kültürel çeşitliliğe karşı olmayı, genel olarak açık sınırlara karşı bir kızgınlık, içe kapanma ve izole olma çağrılarını ortaya çıkarmıştır.
Yine Dışişleri Konseyi dergisi, Mart-Nisan 2019 son sayısında bu kez Jan-Wener Muller’in,  “Sahte Bayraklar: Milliyetçiliğin Yükselişi Efsanesi” başlıklı yazısını yayınladı. Muller bu yazısında, son nefesini verip 21. yüzyılın üçüncü on yılına girmeye hazırlanırken mevcut çağda yükselen “milliyetçi” gelişmelere tamamen aykırı düşüncelere yer vermektedir.
Onun bakış açısına göre son 10 yıl boyunca tanık olduklarımız, milliyetçilik düşüncesinin geri dönüşü ve tekrar ilk sıraya yerleşmesi değil, “milliyetçilik” ile arasında büyük bir fark olan popülerizmin kullanılmasıdır. Milliyetçilik, siyasi bir grubu birbirine bağlayan çeşitli çıkarlar ve bağlantılar etrafında döner ve bu grubun iç ve dış yollarını belirler. Popülerizm ise kişilerin yabancı karşıtı duygularına, uluslararası işbirliğine ve siyasi elitlere oynayarak, politik söylemlerini ötekini düşman olarak sınıflandırma üzerinden formüle eder.
Genel olarak popülerizm, insanların değişik ve farklı olan her şeye karşı yaşadıkları korku duyguları ile oynar ve devlet tarafından dengelenen basın, medya, yargı ve güvenlik kurumlarına büyük bir kuşku ile bakar. Ancak içinde bulunduğumuz 10 yıl sona ererken sadece kendisine egemen olan kavramların ve sonuçlarının gözden geçirilmesine değil çok daha fazlasına tanıklık etmektedir. Çünkü milliyetçi ya da milliyetçilik kılıfı içerisinde popülist bir düşünceyi ifade ederken kullanılan söylemler tek tek başarısız olmaya başlamıştır.
İngiltere’nin AB’den çıkmak için düzenlediği halk oylamasının üzerinden 3 yıl geçmesinin ardından İngiltere sadece belirlenen tarihte (29 Mart 2019) AB’den çıkmakta başarısız olmadı, bunun yanında İngiliz Parlamentosu da Brexit anlaşmasını onaylama konusunda bir uzlaşıya varmakta başarısız oldu. Bu yazı yazılırken Muhafazakâr Parti lideri ve Başbakan Theresa May, kendi partisi içindeki anlaşma karşıtlarını bir kenara bırakarak İşçi Partisi lideri ile “çok yumuşak” bir çıkış formülü üzerinde anlaşmaya çalışıyordu. Bu formül, İngiltere’yi AB ile gümrük birliği ilişkisi içinde tutmayı hatta ikinci bir referandum düzenlemek için İngiliz halkına dönmeyi amaçlamaktadır. Bu da tam anlamıyla 3 yıl önce düzenlenen referandum ile İngiliz siyasetinin maruz kaldığı darbenin sona ermesi anlamına gelmektedir.
Atlantik’in diğer yakasında da Donald Trump, ABD ve Meksika arasında neredeyse bütün “milliyetçi” politikasının bir özeti olan duvarı inşa etmeyi başaramadı. Mueller’in sunduğu raporun, Trump’ın 2016 başkanlık seçimlerinde Ruslarla işbirliği yapmadığı sonucuna ulaşması kendisine ikinci dönem başkanlık için bir fırsat verdiği doğru olsa da “Önce ABD” genel politikası da fazla bir başarı elde edememiştir.
Asya, Avrupa ve Latin Amerika’da “milliyetçilik” düşüncesi hala sınama aşamasındadır. Ama aynı zamanda çeşitli incelemeler ve yeni küreselleşme dalgaları nedeniyle başarısız olma ihtimali ile de karşı karşıyadır.