Prof.Dr. Bilal Sambur
Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Öğretim Üyesi
TT

Kadın-erkek eşitliğini savunmak, insanı savunmak demektir!

Kadın cinayetlerinin günlük hayatın rutin bir parçası haline geldiği bir coğrafya, kültür, sosyal ve siyasal yapı ile kuşatılmış durumdayız.
Kadınların bu coğrafyadaki tarihi, cinsiyetçilikle ve ataerkillikle özdeşleşmiş bir haldedir. Batman’ın Beşiri İlçesi’nde bir genç kızın bir uzman erbaş tarafından tecavüze uğradıktan sonra intihar etmeye kalkışması ve hayatını kaybetmesi, karşımızda cinsiyetçilik ve ataerkillik şeklinde iki kötülüğün olduğunu göstermektedir.
Kadın, ataerkilliğin ve cinsiyetçiliğin her zaman mağduru ve kurbanı olmuştur. Cinsiyetçiliğin ve ataerkilliğin kurbanı konumunda olan kadın, geçmişten günümüze mağdur konumunu değiştirecek dirence, güce, bilince ve örgütlenmeye kavuşamamıştır.
Ataerkilliğin ve cinsiyetçiliğin aşılmamış olması, kadına karşı şiddetin yoğun olarak yaşandığı bugünkü ortamın oluşumunu ve devamını sağlamaktadır.
Erkekler, cinsiyetçi ve ataerkil ortam içerisinde eşlerini, kız çocuklarını, sevgililerini veya kardeşlerini öldürmeye devam etmektedirler.
Cinsiyetçi ve ataerkil işgal, erkeğin kadını eşit muhatap olarak görmemesini ve kadını istediği gibi kullandığı bir obje olarak kullanmasını sağlamaktadır.
Cinsiyetçiliğin ve ataerkilliğin hakim olduğu bir sosyal, siyasal ve kültürel ortamda kadınlar,  bu kötülükleri doğal kader olarak kabul edebilmekte ve cinsiyetçiliği çok kolaylıkla içselleştirebilmektedirler.
Cinsiyetçilik ve ataerkillik denilen kötülüklere, insanların hakları olduğu ve insan onurunun ihlal edilmez olduğu gerçeğiyle karşı konulamamaktadır.
Kadınlar, sahip oldukları insani hakları talep etmeli ve insan onuruna uygun bir hayata sahip olma hakkını sürekli olarak gündemde tutmalıdırlar. 
Cinsiyetçilik ve ataerkillik, hak ve onur merkezli şekilde bu şerlere karşı yürütülecek bir kadın ve insan hakları mücadelesinden çok korkmaktadır.
İstanbul Sözleşmesi’nin iptal edilmek istenmesinin arkasındaki en temel neden, cinsiyetçiliğe, ataerkilliğe, ırkçılığa, ayırımcılığa dinbazlığa ve fanatizme karşı çıkacak sahici bir kadın hakları mücadelesinden duyulan korkudur.
İstanbul Sözleşmesi, kamusal ve özel alanda kadına karşı şiddetin her türlüsüne karşı kadını koruması açısından çok değerli bir metindir.
Ataerkilizm ve cinsiyetçilik, kadının kadın kimliğini hiçbir zaman tam insan olarak kabul etmemişlerdir. Bunlara göre kadın, kadınlığını hayalet olarak üstünde taşıyan alt bir kategoride olan bir varlıktır.
Çok küçük yaşlardan itibaren kız çocuklarına kadınlığını varoluşsal düzeyde öğrenmenin, kadınlığın farkında olmanın ve kadınlığını geliştirmenin gereksizliği öğretilmektedir.
Kadının kadınlığını fark etmesinin, öğrenmesinin ve geliştirmesinin çok sert ve ağır sonuçları vardır. Ataerkillik ve cinsiyetçilik, kadınları öldürerek ve susturarak, kadının kadınlığından kaçmasını, bastırmasını ve kendini hiçleştirmesini sağlamaya çalışmaktadır.
Kadının ezildiği, haklarının inkar edildiği ve eşit olarak görülmediği gerçeğiyle yüzleşmeye ihtiyaç vardır. Kadının ezildiği gerçeğiyle yüzleşilmeden, sağlıklı ve sahici bir şekilde ataerkillikle ve cinsiyetçilikle yüzleşmek ve hesaplaşmak mümkün değildir.
Ataerkilliğin ve cinsiyetçiliğin din haline getirildiği coğrafyamızda,  ataerkilliğin ve cinsiyetçiliğin bütün özellikleri, din olarak savunulmaktadır.
Ataerkilliğe ve cinsiyetçiliğe karşı kadın-erkek eşitliğini savunmak, kadının dışında hiçbir şeyden yana olmamak demektir. Kadın-erkek eşitliğini savunmak, insanı savunmak ve insandan yana olmak demektir.
Yüzyıllardır coğrafyamızda kadın, olumsuz bir muameleyle karşı karşıya bulunmaktadır. Kadın-erkek eşitliğini mütevazi ölçülerde dahi gerçekleştirme noktasından çok uzakta bulunmaktayız.
Kadın, insan olarak sahip olduğu özgürlüğü, hakları ve onuru sahici anlamda tecrübe etmemektedir. Coğrafyamızın kadını, özgürlükten, onurdan ve haktan yoksun olduğu gibi, kadın olarak kendisini gerçekleştirememekte ve tecrübe edememektedir.
Kadına karşı şiddet, kadının çektiği acının ve ıstırabın en somut halidir. Kadının bedenini, cinselliğini, ruhunu, düşüncesini ve çalışmasını atıl kılan kültürel, sosyal, siyasal ve ekonomik kısıtlamalar ve sınırlamalar kadını her taraftan kuşatmış durumdadır.
Coğrafyamızda erkeğin dünyasında kadın, hep öteki olarak konumlandırılmıştır. Coğrafyamıza hakim olan ataerkillik ve cinsiyetçilik,  yapısal nitelikte kadına baskı uyguladığından dolayı kadının özgürleştirilmesi ve güvenli bir hayata sahip olması, en önemli insani ihtiyaçların başında gelmektedir.
Kadının özgürleşmeye ihtiyacı vardır, ancak kadını kurtarma adına ortaya çıkan erkeklere ihtiyacı yoktur. Kadının kendi kendini ataerkillikten ve cinsiyetçilikten kurtarmaya ihtiyacı vardır.
Kadını kurtarma adına ortaya çıkan otoriter kişiler devletler, ideolojiler ve örgütler, kadını özgürleştirmekten ziyade, kadını kendilerine bağımlı hale getirmektedirler. Her ne adına olursa olsun kadınların, yeni erkek diktatörlere ihtiyaçları yoktur.
Kadını ve erkeği tutsak haline getiren ana dinamik, ataerkilliğin ve cinsiyetçiliğin toplumsal ilişkiler yoluyla içselleştirilmesidir.
Ataerkillik, sapkın bir bilinç, kimlik, duygu ve düşünce yaratmaktadır. Kadınlara ve erkeklere, tek yol olarak ataerkilizm dayatılmaktadır. Kadınlar ve erkekler, tekçi dayatmaların ötesinde kadın-erkek eşitliği, demokrasi, insan hakları ve barış gibi sahici alternatifler üzerinde düşünme ve bu değerleri içselleştirme yeteneğine ve kapasitesine sahip değildirler.
Cinsiyetçilik ve ataerkillik, kadının kendi durumuna dair konuşmasına imkan vermemektedir. Kadına hak lazımsa onu da erkekler verir anlayışında olan ataerkil yapı, kadınlar öldürüldüğünde dahi erkek katillerinin konuşmasını öne çıkarmakta ve erkeği mağdur olarak konumlandıran söylemlerin referans alınmasına zemin hazırlamaktadır.
Kadının durumunu gene kadın anlatmalıdır. Cinsiyetçilik ve ataerkillik gibi derin insani sorunları, kadının kendi durumu bağlamında dile getirmesini sağlayacak imkanların ve araçların oluşturulmasına ihtiyaç vardır.
Kadın olarak kendi insani durumunu anlatması gereken kadın, başına bir şey gelmesinden endişe etmemeli, korku yerine kendisini güvende hissetmelidir. Kadın, özgür olmadığı gibi, güvende de değildir. Kadının özgürlüğü kadar bir güvenlik sorunu da bulunmaktadır.
Kadın-erkek eşitliğini, hakim sosyal, siyasal ve dinsel geleneğin referanslarından çıkarmak mümkün değildir. Yüzlerce yıl önce gerçekleştiği varsayılan birtakım menkıbelere referans verilerek, kadına en üst düzeyde hakların verildiği ve en yüksek konuma yerleştirildiğine dair birtakım totaliter ideolojik söylemler, efsane, yalan ve propagandadan başka bir şey değildirler.
Demokrasi, insan hakları ve insan onuru referans alınarak kadın ve erkeğin eşit olmasını öngören ve hukuka dayan sahici bir medeniyet sürecinin oluşturulması için herkesin kendisini yenilemesi gerekmektedir.
Ataerkillik ve cinsiyetçilik, erkeğin yapabileceğini, kadının ise yapamayacağını dayatmaktadır. Akıl, ahlak ve adalet dışı bir şekilde kadına sonu gelmeyecek bir yapılmayacaklar listesini dayatmanın hiçbir verimli, insani ve yapıcı bulunmamaktadır. 
Kadın-erkek eşitliği prensibi, kadın ve erkeğin insana, hayata ve dünyaya dair her şeyi yapabilecekleri kabulüne dayanmaktadır.
Kadının yapabildiği bir dünya, erkeğin de yapabildiği bir yerdir. Erkeğin yapabildiği fakat kadının yapamadığı ve yaşayamadığı bir yer, aslında insanlığın yaşamadığı ve zayıfladığı bir dünya anlamına gelmektedir.
Kadın ve erkeğin eşitçe yapabildiği ve yaşayabildiği bir dünya, insanlık için daha yaşanılır bir yer demektir. Dünyayı yaşanılır bir yer haline getirmenin yolu, ataerkilizmden ve cinsiyetçilikten değil, kadın-erkek eşitliğinin uygulanmasından geçmektedir.