Rıdvan Seyyid
Lübnanlı akademisyen, siyasetçi- yazar Lübnan Üniversitesi'nde İslami ilimler profersörü
TT

Kimlik politikaları, devletin prestiji ve uluslararası çatışma

Rus istihbaratının kendisini zehirlemeye çalıştığı ve İngiliz bir doktorun ölümden kurtardığı iddia edilen Rus muhalif Aleksey Navalny'nin hikayesi birkaç yıl gündemi meşgul etti. İngiliz mahkemesi Rus istihbarat görevlilerini suçladı ve ikisinin gıyabında karar verdi. Avrupa Birliği (AB) ülkeleri, Rusya'ya diplomatik yaptırımlar uygulama konusunda İngiltere'yi takip etti. Rusya, İngiltere ile dayanışma içinde olan ülkelerin diplomatlarına benzer bir prosedürle yanıt verdi. Almanya ise anlaşmazlığa hiçbir katkısı olmadığı gerekçesiyle bu durumdan şikayetçi oldu.
Soğuk Savaş sırasında ve sonrasında ABD ile Sovyetler Birliği ve sonrasında Rusya arasında, karşılıklı yaptırımlar uygulandı. Ancak Gürcistan ve Abhazya'dan Ukrayna, Kırım ve Beyaz Rusya'ya kadar son yirmi yıl içerisinde Rusya ile Avrupalılar arasında bir dizi güvenlik ve siyasi sorun yaşandı. Analistler, tüm bu sorunları şu başlık altında topluyorlar: “Rusya'nın, Sovyetler Birliği'nin çöküşünden sonra süper güç olarak geri dönüşü.” Azerbaycan ile Ermenistan arasındaki Dağlık Karabağ meselesinde de benzer bir durum yaşandı. Rusya bu kez Azerbaycan lehine müdahale etti, ateşkes uyguladı ve Fransa'nın lideri olduğu Minsk Grubu yerine bunun çözümünde Türkiye ile ortak oldu.
Fransızcada devletin prestijini ifade etmek için kullanılan ‘Raison d'État’ terimi vardır. Bunun Arapçada karşılığı yoktur. Muhtemelen Avrupa dillerinde de karşılığı olmayabilir. Kadim Araplar, Persler için söz konusu kavramı kullanırlardı. Nitekim bu kavram, saray gelenekleri ile Sasanilere hastı. Fakat son yirmi yılda uluslararası düzeyde yaşadığımız durum, devletin dış politikasında belirli bir davranışla meşruiyet kazanma meselesidir. Kimlik meseleleri, özellikle de iç siyasette, kulakları ve sayfaları doldurur bir hale geldi.  Devletin dış politikaları ise ‘hayati alana’ ilişkin politikalarıdır. Dünyaya egemen olan bir veya iki devletten bahsediyoruz. Küresel sistemin temel dayanağı olması gereken çok kutupluluk hakkındaki konuşmalar, hala bir umuttan öteye geçememektedir. Güvenlik Konseyi'nin 5 daimi üyesinin bulunması bu anlama gelmektedir. Dünya güvenliği alanında kimse kararı tekeline alamaz. ABD’nin dünyayı gerek ekonomik gerekse de askeri olarak yönetme yönünde bir hırsının olduğu doğrudur. Dünyada üzerindeki genel eğilim, ‘hayati alan’ sözünü ve uygulamalarını ortadan kaldırmaktı. Almanya ise Hitler'e ve İkinci Dünya Savaşı’na kadar bu kavramı kendi felsefesi ve uygulaması haline getirmişti.
Şu anda ‘hayati alan’ politikaları ve uygulamaları geri dönmektedir. Ancak bu seferki bağlamlar daha farklıdır. Bu bağlamlar, küreselleşme kaosunu önlemek için ulus devleti güçlendirmenin bağlamlarıdır. Nitekim Rusya, eski Rus veya Sovyet imparatorluğunu yeniden inşa etmedi. Bilakis Avrasya bölgesinde kendisi için ‘hayati bir alan veya stratejik bir güvenlik’ temin etti. Çin de kendi çevresinde aynısını yaptı. Burada İran'ın, Türkiye'nin Azerbaycan'a müdahalesinden pek rahatsız olmadığına dikkat çekelim. Zira İran devrimden bu yana Irak, Suriye ve Lübnan'ı hayati veya stratejik alanı olarak görüyor!
Türkiye'nin Doğu Akdeniz'de, Libya'da ve Suriye'de hatta Karadeniz'de neler yaptığına bakalım! Bu, güçlü bir ulus devletin yeni felsefesidir. Popülist bir lider içeride istediği gibi davranıyor ve ‘güvenli refaha’ ulaşmak için dışa doğru genişlemeye çalışıyor. Çin ve Türkiye'nin Afrika'da genişlemek adına yaptıkları ise söz konusu bağlamda sadece nafilelerden ibarettir ve güçlü ulus devlet için stratejik güvenlik temin etmekle ilgisi yoktur. Tüm bunlar refahı yaratan ve garanti altına alan pazar yoluyla güvenliğin meyvesini yemek içindir. Çin, Afrika'da ucuz mallar sunuyor. Türkiye ise ucuz mal ve Avrupa kalitesini sunuyor.
Bu, çelişkili fenomenleriyle birlikte küreselleşmedir. Dünya Ticaret Örgütü, Dünya Sağlık Örgütü ve Gıda ve Tarım Örgütü'nün istediği şekilde bir işbirliği ve dayanışmaya yol açmamaktadır. Aksine güçlü bölgesel güçlerin pazar için mücadele ettiği rekabetçi bir kargaşaya sebep olmaktadır. Çoğu gözlemciye göre Başkan Trump, Irak ve Suriye'den güçlerini çekme niyetinde hatalı değildi. Çünkü bu ülkeler hayati veya stratejik alanın bir parçası değiller. Bu ülkeler -en azından kısa vadede- pazar için rekabet edilecek yerler de değiller!
Ulus-devletin küreselleşme, karmaşa, piyasa demokrasileri ve iletişim araçları çağında kan kaybedeceği düşünülüyordu, fakat tam tersi oldu. Ferid Zekeriya’nın ifadesiyle totaliter demokrasiler ortaya çıktı ve ulus-devletler farklı derecelerde güçlenmeye başladı. Bu, solcuların ve yeşillerin gözlediği küresel kaosa alternatif oldu. Bu kimseler ise kimlik, güçlü hükümet ve pazar arayan yeni sağın öncüleri oldular. Tüm bunlar hiçbir direnişin olmadığı anlamına gelmiyor. Direniş, güçlüler arasındaki mücadeleye münhasır değildir. Bilakis etik yaklaşımlar uyarınca hareket eden bir direniş vardır.
Yükselen ulusal politikalar son derece bencildir. Dünyadaki zayıf, marjinal ve aç insanları ve azınlıkları umursamamaktadır. Fakat bütün bunlar, devletin prestiji, kaos korkusu ve ulusal kimliğe duyulan gurur ile açıklanmaktadır. İçeride devlete, dışarıda ise devletin prestijine ilişkin bir endişe var.
2013’te -Mısır’ın devrimin zirvesinde olduğu bir dönemde- ‘Mısır: Devletten Korku ile Devlet Endişesi Arasında’ başlıklı bir çalışma kaleme aldım.  İşte Mısır’da güçlü ulus devletin galip geldiği yer burasıdır. Sorunlarla boğuşan Arap ülkelerinin -milislerden kurtulabilirlerse- Mısır'ın yolunu izlemeleri umuluyor. Peki sonra ortaya ne çıkacak? Yeni kutuplarla uyumlu yeni bir dünya düzeni. Fazlası değil. Oluşturulan bu sistemin mantığı, “Her horoz kendi çöplüğünde öter” mantığıdır.