Abdulaziz Tantik
TT

Felsefi düşünce ile hesaplaşma…

Felsefi düşünce; belirli bir tarz üzerinden düşünce üreterek mevcudun gerçekliğini ortaya koymak ve insanın mutluluğunu sağlamaya matuf bir arayışı temellendirmektir. Kabaca bu tanıma felsefecilerin bir itirazı olmaz sanırım…
Belirli bir tarz derken kastedilen ise, aklı tanımlanmış bir form içinde düşüncenin temeli kılarak öznenin bu aklı yürütme biçimidir. Akıl tanımlanmıştır, felsefi düşünce tanımlanmıştır. Ve üretilen bilgi de bu tanımlanmış bir zemin üzerinden elde edilmiştir.
Felsefi bakışın, diğer düşünce biçimlerine itirazı nedir? Din için zaten bilinemez kategorisi içinde değerlendirildiği için devre dışı tutulmaktadır. O yüzden bilinemez olanın bir karşılığı bulunmamaktadır. Ama insanlık tarihi boyunca bu dinin belirleyici bir rolü olduğunu ve bütün kötülüklerin anası olduğu vurgusunu da gözden kaçırmadan! Aklın çoklu yapısı içinde tek bir tanımlı aklı önceleyerek diğer akletme biçimlerini bu tanımlı akla indirgemek felsefi düşüncenin düştüğü en temel açmazdır. Burada arayışı veya dayanağı olarak düşüneceğimiz şey; aklın matematik ve mantık üzerinden elde ettiği kesinliği dikkate alarak bu kesinliğin temel olarak düşünülmesi gerektiği tezidir. Ama öznenin kendisinin bilgiye yönelik ilgisinin farklılığı orada öylece asılı durmaktadır.
Herhangi bir düşünce –ki buna felsefi düşüncede dâhildir- inançtan bağımsız gelişemez! İnanç olmadan bir düşünce ameliyesi geliştirmek imkânsızdır. Ayrıca her inanç ise işlevsel bir karakter taşır ve çoğu kez –buna din düşüncesi de dâhil- işlev yükleme esnasında inanç kişinin arzu ve isteklerini yerine getirmeye yarar bir işlevselleştirmeye tabi kılınır. Burada modern akıl ve düşünce, belirli bir işlevselliği dikkate alarak onu inanca dönüştürmek ve böylece akıl yürütmeyi bu çerçeve içinde değerlendirmeyi mümkün kılmaktadır. Örneğin; özgürlük, eşitlik ve hak mefhumlarını alın, geriye modern düşünceden eser kalmaz! Bu kavramların işlevselliği ile gerçekleşen iktidar değişimi ve neredeyse bütün bir dünyayı işgale hazır hale getirmenin dayattığı sorunlar da ortada durmaktadır. Ama ne hikmet ise felsefi düşünce kadim kültürü komple yanlış saymakta ve bugün için modern kültürün ürettiği bu gerçeklik dünyasında bir işlevinin kalmadığını ilan ederek buna bütün insanların inanmasını beklemektedir. Bilerek veya bilmeyerek felsefe ile ilgili arkadaşların sürekli bu sloganı attığı da gözlenmekte ve işin nereye kadar uzanacağı konusunda bir fikir sahibi olmadıkları görülmektedir.
Herhangi bir düşüncenin kendisine tanıdığı imtiyazı aynı şartlara haiz diğer düşünce biçimlerine de vermesi etik bir sorundur. Modern düşünce ve felsefenin itiraz ettiği dini bilginin bilinemez karakterinin bir farklı versiyonu olarak Liberal düşüncenin göreliliği temel bir yöntem olarak kabullenmesi ve buna göre felsefi düşüncenin kendini inşa etmesini dikkate aldığımızda mesele nasıl bir zemin kazanır? Madem dinler göreli bir bilgi zeminine haizdirler. O zaman senin göreliliğin ile dinin göreliliği arasındaki fark nedir? O kutsal ben profanım diyeceksen bil ki sende kendini kutsal addederek kendi dışındaki bütün düşünce biçimlerini aforoz ediyorsun zaten!
Gerçekliğin inşası bakımından düşünce biçimlerini ele aldığımız zaman şunu gözlemleriz: Bir fenomen olarak her gerçeklik bir düşünce biçimine yaslanır, her düşünce biçimi bir inanç kümesine yaslanır. Her inanç kümesi ise işlevselleştirilmiş duyguya karşılık gelir. Buradaki duygu burada veya öte dünyada bir karşılık almaktır. Bu süreçten bağımsız bir düşünce biçimi yoktur. O zaman felsefi düşünceyi imtiyazlı kılan şey nedir? Oluşturduğu iktidar ve bu iktidar sahipleri olan elitlerin iktisadi gücü ve siyasi gücü ellerinde bulundurarak her şeyi kendi emirlerine amade kılmasından mütevellit bir iktidar alanıdır. İktidar alanını kaybeden düşünce biçimleri yeni bir gerçeklik alanı inşa edemediği için arkaik hale dönüşmektedir.
 Ama unutulmaması gereken şey, din ayaktadır, sahip olduğu bilgi orada durmaktadır; Kuran, uygulama, ulaşılabilir bir zeminde bekliyor; Peygamber… Ve milyonlarca inananı bulunmaktadır. Yanlış veya kısmi doğruya sahip olsa da varlar… İşte mesele tam olarak bu… Bu güçlü ve haklı muhalefetin ayağa kalkmaması için onu yok saymak, geçersiz ilan etmek ve yetişecek nesillerin zihninden uzak tutmak için gerekli olan her türlü tedbiri almaktan kaçınmaması gerekmektedir. Felsefi düşünce de buna aracılık ederek dinin, gerçeklik zemininden uzak ve artık geçersiz olduğu savını ileri sürmektedir.
Tarih boyunca dönemsel olarak bazı düşünce biçimleri açığa çıkmakta ve eğer bir iktidar alanı oluşturabilirse otorite olarak kabul görür ve belirli bir süre bu otoriterliği sürdürür. Modern düşünce de bunu gerçekleştirmiş durumda… Doğal olarak da kendi dışındaki düşünce biçimlerini bir daha açığa çıkmamak üzere toprağa gömmeye çalışması anlaşılabilir bir şeydir. Ama müslüman bir zihnin bu tuzağa düşerek aynı şeyi yapmaya yeltenmesi ve bunu felsefi disiplinlerin aracılığı yapmaya yeltenmesi anlaşılabilir bir şey değildir.
Bugün olup biten kötülüklerin menbaı kimdir? Bu soruya içtenlikli ve gerçekliği işaret ederek cevaplamakta etik bir zorunluluk vardır. On dokuzuncu ve yirminci yüzyıllarda tam iktidar felsefi modern düşüncedir. Yirmi birinci yılda da kendi iktidarını muhafaza ederek sürdürmeye devam etmektedir.
Bu temel tespit üzerinden gerçekleşmiş ve gerçeklik kazanmış her türlü kötülüğün müsebbibi iktidarın kendisi olmak zorundadır. Ya iktidar değildir, ya da bu suçluluğu üstlenecek bir vicdanı harekete geçirmelidir. Buna yönelik modern batılı aydınların ve felsefecilerin yönelttiği eleştiriler var. Ama bizim müslüman zihin olarak gördüğümüz kişilerin felsefi yaklaşımları bunu görmeye yaramamaktadır. Bugün modern düşünce kendi içinde yeterli bir eleştiriyi yapmaya devam etmektedir. Bu onun güçlülüğünü ortaya koymaya yarayan işlevsel bir durumdur. Bunda bir beis de yoktur. Ama hala üçüncü dünya entelektüelleri din ve dine dayalı düşünce biçimlerinin en büyük kötülük müsebbibi olduklarına dair ihtiraslı bir yaklaşıma sahip olmalarını anlamakta zorlanmaktayız…
Aydınlanmanın başladığı süreçte Afrika, Asya ve Latin Amerika da dâhil birçok kültür ve medeniyet yok edildiği gibi yüz milyonlarca insan bu süreçte katledildi. İnsan kabul edilmedi ve zorunlu olarak yok edilmeleri mazur görüldü. İyilikleri için dendi… Ama insanların geldiği noktada azınlığın azınlığı bir elit insan grubu en yüksek mülke sahip iken milyarlarca insan açlık seviyesinde ve altında yaşamaya devam etmektedir. Bir parmak bal ağzına çalınan her ahmak ise bu iktidar albenisine kapılmakta ve kadim gelenek ve kültür eleştirilmektedir.
Felsefi düşünce sistemi, herhangi bir düşünce sistematiği ile eş değer bir özelliğe sahiptir. Ve dolayısıyla nakıs bir özellik taşımaktadır. Bu düşünme biçimi yaratılışı anlamlandıramamakta, Yaratıcı konusunda bir söz söyleyememekte, ahlaki olanın neliği konusunda kesin bir şey söylemekte zorlanmakta ve ancak kendi haklılığı konusunda en üst perdeden konuşmaya devam etmektedir. Peki, sorun çözücü boyutu nerede? Bugüne kadar hangi meseleyi çözüme kavuşturmuştur. Kadını özgürleştirdik diyorlar. Kadını en büyük istismara tabi kılan bu dönem ve gerçekliği olmuştur. Her türlü işe bir meta olarak katılmaktadır. Köleliği kaldırdık diyorlar. En büyük kurumsal köleliği inşa ettiler. Bugün modernleşen Çin’de meydana gelen olaylara bakmak yeterlidir. Ya da göç meselesinde modern batılıların gösterdikleri tepki ve göçmenlere yönelik yaptıkları hareketler ile çocukların istismarı konusunda dillendirilenler yeterli cevabı verecektir. İktidar alanı içinde iktidar alanı üreterek kendini tam muktedir ilan eden bu felsefi bakış, fiyasko ile neticelenmiş ve kendisinin iyi diye ortaya çıkardığı bütün değerler bugün anlamsızlaşmıştır. Ama hala kendini iktidar olarak görmeye devam etmektedir.
Felsefi düşüncenin barış diye ortaya koyduğu şeyin kendisi ise barışı bozan bir özelliğe sahiptir. Kendisini üstün bir mercie çıkartarak diğer düşünce biçimlerini aşağılayarak mı barışı ikame edecektir? Batılı olan ve olmayan ayrımı üzerinden mi barışı ikame edecektir? Felsefi düşüncenin dışındaki bütün düşüncelerin bir absürt olma halini ilan ederek mi barışı sunacaktır?
Onun barış dediği şey, felsefi düşüncenin/aydınlanmış düşünce biçiminin mutlak iktidar olmasıyla olacak şeydir. Bu çatışmanın bizatihi kendisi olduğunu gösteren bir durum göstergesidir.
İtiraz ettiğinizde her felsefe genel bir tanım olarak farklı düşünce biçimlerini içerir denir. Ama uygulamada asla buna izin verilmez, itirazlar başlar… Bu yüzden sağlıklı ve sahici bir zeminde düşünmeye imkân tanınmamaktadır. Buna rağmen, yine de düşünceyi kendi bütünselliği içinde ve doğru, adalet, iyilik kavramlarını yeniden düşünerek, ahlaki olanı da yeniden tanımlayarak bir düşünce biçimi geliştirilebilir. Buna felsefi düşünce denip denmeyeceği çok önemli olmamakla birlikte bu felsefi düşünce kendi dışındaki bütün düşünce biçimlerini kendi alanlarında doğru bir zeminde tanıyarak; kendilerini nasıl ifade ediyorlarsa öyle kabul ederek barışı ikame edebilir.
Ed Din, sanıldığı gibi bütün insanların zorla dine girmelerini savunan bir görüşe asla sahip olmamıştır. Bilakis, din, kendi vahyi bilgisi çerçevesinde bu durumun yanlışlığını ortaya koyar ve Peygamberi uyarır. Her kesin dine inanması gerekmez. Ama birlikte var olma ve birlikte yaşama imkânı bulunmalıdır. Burada herkesin karşılıklı saygı üretmesi, bir sözleşme ortaya koyarak hakların tanzimi ve böylece sözleşmeye ihanet etmeden yaşamaya çabalamasıyla birlikte barışı ikame etme sağlanabilir. Din bu yaklaşımın temelini kurmaktadır. Her insan kendi sorumluluğunu üstlenecek yaştadır. Her insan teki kendi hesabını kendisi verecektir. Kimse kimsenin yerine bir hesap vermeye yeltenemez!
O zaman felsefi düşünce diye bize dayatılan bu yaklaşımı reddederek ancak doğruya ve hakikate ulaşabiliriz. Gerçekliği de bu dayatmanın dışında inşa edebildiğimizde insanlığın hayrına bir şey yapılmış olacaktır.