Tarık Alhomayed
Suudi yazar. Şarku'l Avsat eski genel yayın yönetmeni
TT

Dünya bir ekran değil

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, dün Dubai'de düzenlenen Dünya Hükümetler Zirvesi'nde yaptığı konuşmada, "Türkiye'de her zaman istikrar ve güvenliğimizin Körfez bölgesinin istikrarı ve güvenliği ile yakından bağlantılı olduğunu söylüyoruz” dedi.
Cumhurbaşkanı bu konuşmayı, Türkiye ve Suriye'yi vuran deprem felaketinin ardından yaptı. Reuters’ın ‘VersIC’ risk değerlendirme şirketinden aktardığına göre, beklentiler tek başına Türkiye'nin deprem kaynaklı kayıplarının muhtemelen 20 milyar doları aşacağına işaret ediyor.
Erdoğan, "Bilim adamlarına göre depremin açığa çıkardığı enerji 500 atom bombasına eşdeğer" dedi.
Bu felaket, burada bir önceki yazımda da belirttiğim gibi Esed rejimi, İran ve milislerinin Suriye'deki suçlarının neden olduğu daha önceki insan kaynaklı felaketlerin üzerine geldi.
Bugün bölge insani ve maddi bir felaketle karşı karşıya, bu nedenle Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın "Türkiye'de her zaman istikrar ve güvenliğimizin Körfez bölgesinin istikrarı ve güvenliği ile yakından bağlantılı olduğunu söylüyoruz" açıklaması bizi önemli bir temel noktaya geri götürüyor; bölgenin güvenliği ve istikrarı korunmalı.
Deprem felaketinin trajik olduğu, can kayıplarının hiçbir şeyle telafi edilemeyeceği ve deprem sonucu yaşanan krizin gerçek boyutundan insanların etkilendiği doğru. Ama dünya bizim için trajik olayları insanca seçen bir televizyon ekranı değil.
Dünya hayal edebileceğimizden daha kötü ve şimdi anlatacağımız da bölgemizi vuran tehlikenin bir göstergesi olan basit, üzücü bir hikaye.
Dün, Suriye'nin kuzeyindeki Afrin Hastanesi'nden bir yetkili, silahlı adamların enkaz altında doğan Suriyeli kız bebeğin doğumdan sonra bakım gördüğü hastaneye baskın düzenlediğini söyledi.
Hikayesi dünyayı sarsan bebek, ailesinin depremde yıkılan evinin enkazı altında dünyaya gelmiş ve kendisine ‘Aya’ adı verilmişti. Saldırganlar hastane müdürünü darp etmişler, bir kaçırma girişimi olup olmadığına dair haberler ise çelişkili.
Bu hikaye tüm bu trajedilere rağmen yaşandı ve şunu sorgulayanlar olabilir; bu olay muhalefetin yoksa Esed rejiminin kontrolündeki bölgelerde mi oldu? Gerçek şu ki, bunun cevabı önemli değil, asıl önemli olan, Suriye'de devletin, kurumlarının ve bizatihi devlet kavramının bulunmamasının bunun nedeni olması.
Bu hikaye bize Irak'tan Lübnan, Yemen ve Suriye'ye bölgemizin yaşadığı krizin, İran ve ona bağlı milislerin bölgemizde yol açtığı tahribat ve yıkımın boyutlarını gösteriyor. Her aktif taraf, ne rasyonel ne de politik ilkelere dayanmayan dar çıkarlar elde etmek için devlet kavramını marjinalleştirdi.
Bu nedenle güvenlik ve istikrar ayrılmaz bir bütün ve devlet saygınlığına sahip çıkmadan, milisler kontrol altına alınmadan, onlarca yıldır bölgemizin canına ve parasına mal olan kadim ideolojik mücadelelere son verilmeden bu başarılamaz.
Bölgenin istikrarı ve güvenliği, devlet anlayışına sahip çıkmayı ve insana saygıyı gerektiriyor ve bu ancak çatışmaları durdurarak, çoğu kriz ve sorunla başa çıkarken barışa başvurarak gerçekleştirilebilir. Keza bu da yalnızca fikir birliği ile değil, ancak siyasi akılcılıkla sağlanabilir.
Bunun için Suriye'de esaslı bir siyasi çözüme ulaşılması ve diğer ülkelerin içişlerine müdahalenin durdurulması, diğer ülkelerle meşgul olmak yerine ülkelerimizin iç reformu ile ilgilenmemiz, İran'ın bölgedeki müdahalelerinin durdurulması gerekiyor.
Bu bölgenin en belirgin kusuru, sadece nadir bir azınlığın hatalardan ders almasıdır, peki bu felaketleri ve trajedileri düşünmenin zamanı geldi mi?